Uluslarası İlişkiler ve Dış Politika
Dış Politika

Çin Halk Cumhuriyeti’nin Nükleer Politikaları ve Tarihsel Dönüşümü: Halk Savaşı’ndan Modernizasyona

0 295

Dünyada üç büyük güç olarak görülen Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Rusya Federasyonu (RF) ve Çin Halk Cumhuriyeti (ÇHC) ekseninde gelişen büyük güç teorileri her zaman uluslararası ilişkiler ve onun altında güvenlik araştırmalarının ana konularından olmuştur. Bu üç devletin nükleer silahlanma minvalinde çalışılması ise diğer tüm aktörleri etkileyebilecek olan hususlar adına öngörüde bulunmak için oldukça önemlidir.

Bu makalede Asya kıtasının bölgesel ve küresel oyun kurucularından olan Çin incelenirken ilk olarak tarihsel perspektifle ilerlenerek nükleer ve küresel politikalarında lider etkisinin anlaşılması amaçlanmış; bu politikaların ordunun stratejisine ve modernizasyonuna eklemlenmesi sürecinin daha net görülmesi istenmiştir. Kavramsal ve kuramsal çerçeve kısmında araştırma konusunun içinde yer alan ana terimlerle beraber, konunun daraltılması anlamında açıklanması gereken coğrafi bölge özellikleri temel olarak sunulmuştur. Makalenin hedeflerinden biri Çin’in nükleer ve enerji konularında, onun güvenlik algılamalarıyla şekillenen bir çerçeve oluşturulmasıdır.

Ayrıca Asya kıtasının silahlanmasında Çin’in etkisi araştırılmak istenmiş ve kendisinin küresel çapta yürüttüğü faaliyetlerin amaçlarının incelenmesi genelinde uzun süreçte ABD ile aralarında yaşanacak sorunların niteliği, Asya ülkelerinin bu sorunlara etkisi ve Çin’in yeni hegemon olup olamayacağı sorularına cevap aranmıştır. Bu soruların cevapları arasında nükleer kullanımına dair kanıtlar olup olmadığı irdelenmiştir. Tüm bunlara aranan yanıtlar kavramsal çerçeve kısmında ele alınan Hans Morgenthau’nun, A Political Theory of Foreign Aid çalışmasına, John Mearsheimer’ın “barışçıl yükselme”, “hegemon” ve “silahlanma yarışı” tartışmalarına ve Barry Buzan’ın “bölgesel güvenlik” tanımlamasına dayandırılmıştır.

Makalenin ilk kısmında Çin’in kuruluşu ve nükleere olan ilk bakış açıları ele alınmış, Mao Zedung’un ve Halk Savaşı doktrininin etkisi incelenmiştir. Sonrasında değişen bakış açılarında Kore Savaşı, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB -USSR) ile ilişkilerin bozulması, Tayvan’ın silahlandırılması, termonükleer silahların kullanılmaya başlanması durumlarının önemi açıklanmıştır.

İkinci bölümde “Barış İçinde Bir Arada Yaşama İlkeleri” üzerinden bunların sadece bölgesel güvenlik amaçlı olmadığı, Çin’in diğer politikalarında da “sorumlu büyük güç” kavramıyla kullanıldığı düşünülmüş ve Çin-İran nükleer ilişkileri bu kısımda ele alınmıştır. Nükleer silahların geliştirilmesi ve modernizasyonun ilk yıllarından sonra Deng Xiaoping ile gelen görece daha liberal dönüşüm ve sonrasında ortaya çıkan Tiananmen Olayları ve silah ambargoları tartışılmış, Çin’in bu dönem Japonya ilişkilerine daha sonra derinleştirilmek üzere kısaca değinilmiştir.

Ordu ve nükleer modernizasyonunun tartışıldığı asıl yer bu üçüncü bölümdür. Daha Teknik detaylara girilerek hangi savunma aracının ne maksatla kullanıldığı gösterilmek istenmiştir. Ayrıca Soğuk Savaş sonrası politikaların doğrusal seyirde görülebilmesi adına Beyaz Kitaplar başlı başına ayrı bir bölüm olarak ele alınmıştır.
Sonrasında Asya’nın nükleerleşme ve silahlanma yolunda Çin’in etkisi irdelenmiş; bölge içinde bulunan devletlerle ilişkisi ayrı ayrı ele alınmıştır. Güney ve Doğu Çin Denizlerinde yaşanan gelişmeler ve enerji ihtiyacı minvalinde Japonya, ABD ve Hindistan ile olan ilişkileri açıklanmaya çalışılırken; Arktik ve Afrika politikaları göz önünde tutulmuştur.

Çalışmada nitel araştırma yöntemi kullanılmıştır. Bölgesel ve küresel realiteyi anlamaya ve yorumlamaya dayalı olan bu yöntemde var olan sorular, çalışmaya rehberlik ederken aynı zamanda onu analiz etmeye yöneliktir. Yine bu yöntemde amaç, soruları açıklamada eksik olduğu düşünülen konuların varlığının olmasıdır. Bu yazıda açıklamada eksik kalan konuların enerji anlamında Arktik ve Afrika bölgelerinin nükleer politikaya dolaylı olarak nasıl etki edebileceğinin ele alınmaması olduğu savunulmuştur. Literatür taraması yöntemiyle konuyla alakalı yerli/yabancı dergi, makale, tez yazıları; kitaplar ve haberler gibi ikincil kaynaklar ele alınmış, tarihsel yöntem yardımıyla sorulan soruların yanıtlarına dayanak oluşturabilecek kırılma noktaları belirtilmiş, coğrafi nitelikler taşıyan konuyu algılarda oturtmak adına harita ve veriler kullanılmıştır.

Kavramsal ve Kuramsal Çerçeve

Bu bölümde makalenin genel akışı içinde temel oluşturan bazı kavram ve coğrafi yerlerin verilmesi, araştırmanın daha iyi anlaşılması açısından faydalı olacaktır, kavramların tanımı derinlemesine değil yüzeysel olarak ele alınmış olup asıl analizler metnin içerisinde ilgili bölümlerle beraber yapılmıştır. Ayrıca konuyla bağlantılı kısımlarıyla ele alınan teorik çerçeve kısmı da olayların analiz edilmesi ve geleceğe yönelik tahminler yapılması anlamında önemlidir.

Net bir sınırlandırması olmayan Asya Pasifik bölgesi, bağlama göre farklılık göstermektedir. Genel olarak Okyanusya, Güneydoğu Asya ve Doğu – Güney Asya devletlerini tanımlamak için kullanılmaktadır. Coğrafyada yer alan ülkelere bakıldığında denize kıyısı olan yerler olduğu görülmektedir bu nedenle de dahil oldukları sorunlarda denizlerin büyük önemi vardır. Terim genişletildiği zaman Doğu Pasifik kıyılarınca uzanan Amerika kıtasında bulunan devletleri ve Rusya Federasyonu’nun Kuzey Pasifik’teki bölgelerini de kapsamaktadır. Bazen de tüm Asya ve Avustralya’yı içine alacak şekilde genişletilmektedir (2).

Çin Halk Cumhuriyeti, Asya’nın doğusunda yer almakta olup 15-54° kuzey enlemleri ve 73-134° doğu boylamları arasındadır. 9,596,960 km² yüzölçümüyle dünyada beşinci sırada yer almaktadır.Toplam sınırlarının uzunluğu 22,457 km olup sınır komşuları şu şekildedir: Afganistan, Bhutan, Burma, Hindistan, Kazakistan, Kuzey Kore, Kırgızistan, Laos, Moğolistan, Nepal, Pakistan, Rusya, Tacikistan ve Vietnam. Çin’in kıyı uzunluğu 14,500 km’lik kıyı uzunluğuna sahip olan Çin, bu denizler sayesinde Japonya ve Tayvan’a da komşu sayılabilmektedir (3).

Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması 1968’de imzaya açılmış ve 1970’de kabul edilmiştir. Buna göre devletler 1967 yılından önce nükleer test yapanlar (nükleer silah sahibi olanlar – nükleer weapons states) ve nükleer test yapmamış olanlar (non-nuclear weapons states) olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Bu antlaşma imzacı devletler arasında üç ana temele dayanmaktadır: nükleer silahsızlanma (nuclear disarmament), nükleer silahların yayılmasının önlenmesi (nuclear non-proliferation), nükleer enerjinin barışçıl kullanımı (peaceful use of nuclear energy) (4).

Nükleer silahlar konusunun ana unsurlarından olan caydırıcılığı ana olarak dört grupta sınıflandırmak mümkündür: bir devletin uzun süreli stratejik planlamalar doğrultusunda milli güvenliğiyle ilgili olan “genel caydırıcılık”, kriz anında geliştirilen bir strateji olarak “anlık caydırıcılık”, bir devletin başka bir devlet güvenliğiyle alakalı uzun süreli planlamalarla geliştirdiği “yaygınlaştırılmış caydırıcılık” ve bir devletin başka bir devletin güvenliği konusunda ani bir krizde uyguladığı “anlık yaygınlaştırılmış caydırıcılık”. Bunlar dışında kullanılan yöntemin saldırgan veya korumacı olmasıyla ilgili “pişman edici” ya da “cezalandırıcı” caydırıcılık terimleri de kullanılmaktadır. Mekansal, zamansal ve araçsal boyutu haricinde değişik sıfatlar almış caydırıcılık yöntemleri de bulunmaktadır: pivot, özelleştirilmiş, varoluşsal veya kolektif. Tüm bunlar farklı kavramlar olmakla beraber genel caydırıcılık kuramının parçasıdırlar (5).

Hans Morgenthau “Dış Yardımın Politik Teorisi” (A Political Theory of Foreign Aid) adlı makalesinde dış yardımların, uluslararası siyasetin bir aracı olduğunu savunmaktadır. Morgenthau, yumuşak güç stratejisi uygulamak isteyen devletlerin dış yardım yoluna başvurduğunu söylemektedir. Zamanla bu yardımlar vasıtasıyla politikayı uygulayan ülke, zayıf ülkeleri kendisine bağımlı hale getirecektir. Çin’in Bir Kuşak Bir Yol Projesi de bu minvalde yorumlanmaktadır. Bu kapsamda Çin’in gerçekleştirdiği kredi, dış yardım, kalkındırma projeleri, altyapı destekleri gibi durumlar yardım ettiği devletlerin kendisine bağlı olmasını sağlayacaktır. Sonuç olarak Çin, “barışçıl yükselme” modeli çerçevesinde ülkelerin içişlerine direkt olarak karışmadan onların davranışlarına etki etme olacağı bulacaktır (6).

ABD-Çin ilişkileri minvalinde fikirlerini ortaya koyan John Mearsheimer’a göre, Çin göreceli gücünü (relative power) devamlı şekilde artırmaktadır. Bu kapsamda kendisinin ilke tespitine göre Çin, güçlü ve modern bir ordu oluşturmaya devam edecektir. İkinci analizine göre Çin, Realist teorinin doğal bir sonucu olarak güçlendikçe kendi bölgesinde hegemon olmaya çalışacak ve ABD’yi istemeyecektir. ABD’de de bu duruma izin vermeyecek ve hegemonluk girişimlerini engellemeye yönelik faaliyet gösterecektir. Bu doğrultuda Mearsheimer’a göre Barack Obama’nın başlattığı “Pivot to Asia” stratejisi iki büyük güç arasındaki rekabetin yalnızca başlangıcıdır. Çin’in yükselişinden çekinen bazı bölge aktörleri ABD ile doğal müttefik olacaklardır. Bunlara örnek olarak Japonya ve Hindistan verilmektedir. Diğer aktörlerden Güney Kore, Avustralya, Singapur, Tayvan ve Endonezya da bu rekabette ABD tarafında olabilecek devletlerdendir. Öte yandan Mearsheimer, Pakistan, Myanmar (Burma), Laos ve Kamboçya’nın Çin destekli aksiyon alacaklarını söylemektedir (7).

Barry Buzan’a göre dünyadaki tüm devletler birbirlerine bağımlıdırlar fakat güvenlik ve tehditler daha çok coğrafi yakınlık ile ilişkili olduğundan birbirleri ile yakın olan devletlerin bağımlılığı, uzak olanlarınkine nazaran daha fazladır (8). Bu açıdan bakılacak olunursa Asya Pasifik bölgesinde yaşanan bir olay diğer aktörleri de etkileyecektir. Öte yandan güvenlik ikilemi (security dilemma) anlayışına göre bir devletin kendisini savunmak adına yapmış olduğu herhangi bir faaliyet diğer devletler için tehdit anlamına gelebilecektir. Bu şekilde devam eden durumların sonucu ise “silahlanma yarışıdır”. John Mearsheimer’a göre Çin de barışçıl bir biçimde yükselemeyecek ve ABD ile Asya Pasifik’te sert bir rekabete girecektir (9).

Çin Halk Cumhuriyeti Kuruluşu Ve İlk Dönemde Nükleere Karşı Bakış Açısı

Çin Halk Cumhuriyeti (10) milliyetçi ve komünist tarafın çatıştığı, 1927-1949 yılları arasında yaşanan Çin İç Savaşı sonrası Mao Zedong önderliğinde kurulmuştur. İkinci Dünya Savaşı sonrası, “bir tarafa yaslan” (lean to one side) stratejisiyle hareket eden Çin’in amacı Sovyet Cumhuriyetlerinin içinde olmamasına rağmen devrimci siyasetini Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) tarafından liderliği yapılan sosyalist kampa dayandırmaktı (11). Bu strateji ya da bakış açısı aynı zamanda Mao ve yardımcılarının, Batı bloğunun emperyalist güçlerinin Çin’e müdahale edeceği fikrini içermekteydi. Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Çin Komünist Partisi (ÇKP) tarafından emperyalist bir ülke olarak görülmekteydi ve amacının Asya coğrafyasındaki devletlerde yayılmacı bir siyaset izlemeye yönelik olduğu düşüncesindeydi (12).

Mao döneminde hem Kore Savaşı hem de öncesinde yapılan yoğun propagandalar göstergebilimsel analiz metodu ile açıklanabilir. Araştırmacılar bu methodu Hitler dönemi Almanya’sında Hitler’in onları yönetebilecek yegane lider olmasına yönelik düşüncelerin oluşması için de kullanmışlardır. Çin’de de Mao ve ekibinin benzer faaliyetleri sonucunda “lider bazlı politika” gelişimi ve Mao etkisi uzun yıllar devam etmiştir (13). Bu süreçte Çin’in nükleer silahlara sahip olduğuna kanıt olacak bir bilgi yoktur. Erken dönemde Çin’de nükleer silahların kullanılmamasının en büyük sebebi ÇKP öncülerinin, nükleeri Batılı devletlerin aracı olarak görmesi ve savaşlarda belirleyici bir etkisinin olmadığını dile getirmesiydi. Hiroşima ve Nagazaki bombalandıktan sonra dahi Mao, atom bombasının savaşların kaderini etkileyemeyeceğini, yoldaş devletlerin buna inanmaması gerektiğini ve bunu onlara inandıran şeyin “burjuva etkisi” olduğunu söylemiştir (14). Sonuç olarak bu süreçte Çin’in nükleere karşı aldığı tavır, onun uluslararası dünyayı nasıl gördüğü ve hangi ideolojiyle açıkladığıyla ilgilidir; savaşların sonucunu belirleyen silahlar değil insanlardır (15).

Nükleer silahlara olan bu bakış açısının bir başka nedeninin ise Çin’in 1949 sonrasında kullandığı askeri doktrin olduğu söylenebilir (16). “Halk Savaşı” adı verilen bu doktrinde eski usül geri çekilme taktiği uygulanmaktaydı, birliklerin geniş alanlara yayılması için düşmanın büyük topraklara sürüklenmesi gerekmekteydi. Bu doktrinin bir başka yöntemi de kitlelerin devrimci duygularına oynamak ve bu duyguları canlandırmaktı. Bu bağlamda ana amaç toprak kazanımı değil halkın mobilize olması adına zaman kazanmak ve böylece onların direncini artırmaktı. Sonuçta karşıdaki düşman psikolojik olarak olumsuz etkilenecek ve askeri avantajının olduğu fikrinden vazgeçecekti. Çin, savaşın başlangıcında direkt olarak bir mutlak zafer elde etmemeliydi. Mao bu stratejiyi şu şekilde açıklamaktadır: “Düşman ilerler, biz geri çekiliriz. Düşman ilerler, biz taciz ederiz. Düşman geri çekilir, biz takip ederiz.” (17).

Kore Savaşı, Çin-SSCB İlişkileri, Tayvan’ın Silahlandırılması Düşüncesi ve Termonükleer Silahların Gelişiminin Çin Üzerindeki Etkileri

1950-1953 yılları arasında meydana gelen Kore Savaşı’nın, Çin’in nükleer silahlara olan yaklaşımını etkilediğine dair fikirler vardır. Çin’in Kuzey Doğu hudutlarının kontrol edilmesinde Kore’nin önemi yadsınamazdı bu nedenle Kore’de, Çin karşıtı bir yönetimin olması durumu oldukça tehlikeliydi. BM kuvvetleri bu hudutlara yaklaşınca Çin, ABD’nin de Doğu sınırında konuşlanacağı düşüncesiyle Kore’ye askeri destek vermeye karar vermiştir (18). Bu hamle savaşı Kuzey Kore lehine çevirmiştir. Çin, BM kuvvetlerini engellemiş ve onları 38. enlemin (19) güneyine çekmiştir. Savaş zamanla bir yıpratma muharebesine dönüşmüş ve taraflar arasında ateşkes olmamış ancak üstünlük de kazanılamamıştır (20). Kuzey Kore, ABD tarafından yoğun bir biçimde bombalanmaya devam etmiştir.

ABD, Çin’in savaşa girmesinden ötürü cevap olarak, kıyı bölgelerine saldırı düzenlenmesini ve endüstrisinin hava kuvvetleri ile tahrip edilmesini gündeme getirmişti (21). Çin’in harbe katılması ABD’nin Avrupa tasarılarına ivme etkisi yapmıştır, 1950 yılında Almanya’nın silahlandırılması kabul edilmiş; (22) 4 Nisan 1951 tarihinde Amerikan Senatosu, “Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’nde (NATO) ortak komutanlık kurulmasını, Avrupa’nın müdafaası için İspanya, Almanya ve İtalya kuvvetlerinin kullanılmasını ve dört Amerikan tümeninin Avrupa’ya gönderilmesini” içeren yasa tasarısını kabul etmiştir. Bu bağlamda ABD, Kore Savaşı’nı Doğu-Batı ve Avrupa problemlerinin artık ele alınmasını sağlayacak şekilde kullanmasını bilmiştir (23). Ocak 1951’de Başkan, savaşı yönetebilmek adına olağanüstü yetki talep etmiş, hava kuvvetlerini iki katına çıkarmıştır. Suudi Arabistan, Fas ve Libya’dan üsler almış ve ordu kapasitesini yarı yarıya artırarak 3.5 milyona yükseltmiştir. Böylelikle Soğuk Savaş, Uzakdoğu’da zirve yapmıştır (24). Böylelikle komünizm ile yönetilen Çin’in ilk geniş kapsamlı uluslararası müdahalesi Kore Savaşı olmuştur. Dahası SSSB ile beraber bu ideolojinin savunulmasındaki liderlerden biri olabileceğini göstermiştir.

Savaş başladığında Çinli liderler içte ve dışta yoğun bir şekilde ABD karşıtı propaganda yapmaktaydı ancak teknolojik olarak sınırlı imkanlarının olması ve henüz küresel alanda belirleyici bir yerde olmamasından ötürü propagandaları kendi halkıyla sınırlı kalmıştır (25). ABD karşıtı faaliyetler bir yandan halkı kışkırtırken bir yandan da Kuzey Kore ile ilişkileri geliştirmeye yönelik adımları oluşturmaktaydı (26). Çinli liderlerin, halkı ABD’ye karşı doldurmaları ilk bakışta onun kitleleri mobilize etmeye yönelik strateji izleyen Halk Savaşı doktrini ile uyum göstermektedir. Savaş sonrasında 1950-1953 senelerine ait resmi evrakların ortaya çıkmasıyla, ABD yöneticilerinin belli zamanlarda Kuzey Kore’ye yönelik olarak nükleer silah kullanmayı düşündükleri görülmüştür (27).

Alastair Ian Johnston, “China’s New Old Thinking the Concept of Limited Deterrence” eserinde Mao’dan bu yana tüm Çinli yöneticilerin, nükleer silahların uluslararası siyasetteki yerini büyük dikkatle takip ettiklerini ve incelediklerini söylemiştir (28). Öyle ki 1955 yılında SSCB ve Çin’in nükleer silahlara yönelik antlaşma imzalaması ve deneysel reaktör için eğitim alacak Çinli öğrencilerin Sovyetlere gitmesinin kararlaştırılması; (29) Halk Savaşı doktrininin askeri yöneticilerce eleştiriye tabi tutulmaya başlaması bu çıkarıma örnek olabilir (30). Sonuç olarak dönemin Başkan’ı Harry Truman’ın ve ABD’nin nükleer kullanmaya yönelik söylemi olmamasına rağmen dolaylı yoldan silahlanmayı ve tehdidi artırdığı, bu tehdidi Avrupa kıtasına ve Libya-Suudi Arabistanla Orta Doğu’ya da yaydığı, hava kuvvetleri ile Çin limanları ve sanayisinin bombalanmasını gündeme getirdiği göz önüne alındığında Kore Savaşı’nın Çin’in nükleer silahların kullanımına yönelik bakış açısını değiştirdiği söylenebilir.

Ayrıca Çin’in ilk kez geniş çaplı bir uluslararası savaşa katılıp komünist liderliğe aday ülke olarak kendini gösterdiği, ABD karşıtı küresel politika uygulamak isterken teknolojik gücünün yetersiz olduğunu gördüğü ve sınırlarında bir ABD tehdidi hissettiği de hesaba katılırsa Çinli liderlerin tehditlere karşı caydırıcılık konusunda daha etkili rol almak isteyecekleri düşünülebilir ki 1955 yılı SSCB-Çin nükleer antlaşması buna kanıt olarak gösterilebilir.

Çin’in nükleer silahlanma sürecini hızlandıran bir diğer etmen ise 1950’li senelerin sonlarına yaklaşırken sarsılan SSCB-Çin ilişkileridir. Sovyet lideri Nikita Kruşçev, Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin 20. Kongresi’nde önceki dönem liderlerinden Josef Stalin’i dış siyasetteki hatalardan mesul tutmuş; sosyalizme erişmede değişik yolların da olabileceğini ve kapitalist ülkelerle “barış içinde bir arada yaşanabileceğini” açıklamıştır (31). Stalin’in suçlanması de-Stalinizasyon demekti ve bu durum da Mao’nun iç politikadaki varlığını tehdit etmek demekti. Dahası kapitalist devletlerle ilişkilerin yumuşamasının Tayvan problemi (32) için çözüm olabileceğini düşünen Çin, 1957’de ABD’nin Tayvan’ın nükleer silahlandırma planını açıklamasıyla SSCB-Çin ilişkileri daha da gerilmiştir (33). İkili ilişkilerin bozulmasıyla Çin güvenliği adına nükleer faaliyetlerini hızlandırma yoluna gitmiştir. 1960 yılında SSCB ile yapılan nükleer antlaşması durdurulmuştur (34).

Çin’in nükleer faaliyetlerini geliştirmeye giden yolda tetikleyici olan diğer unsur da 1952 yılında termonükleer silahların geliştirilmesi olarak görülmektedir. Birleşik Krallık, ilk kez fisyon ve füzyon reaksiyonlarını kapsayan termonükleer bomba ile deneme yapmıştır, ardından 1957 yılında SSCB de bu bombayı denemiştir. Birleşik Krallık’ın patlattığı bomba Bikini Adası’nda patlatılmıştır ve bu da Lucky Dragon gemisindeki Japon balıkçıların ve Marshall Adaları’nda yaşayan insanların radyoaktif serpintiye maruz kalarak hasta olmalarına neden olmuştur (35). Son olarak 7 Ağustos 1964’te bölgede Vietnam Savaşı’nın patlak vermesiyle, 1963’te de havadan çalışmalar sürdüren Çin, 16 Ekim 1964 tarihinde ilk nükleer silah denemesini gerçekleştirmiştir. Çin böylelikle ABD (1945), SSCB (1949) ve Birleşik Krallık’tan (1952) sonra nükleere sahip olan ülkeler sınıfına girmiş ve silahlarını askeri politikalarına dahil etmeye başlamıştır (36).

Orta Asya Vestfalyası – “Barış İçinde Bir Arada Yaşama İlkeleri”

1953’te dönemin Çin Başbakanı Zhou Enlai tarafından dile getirilen “Barış İçinde Bir Arada Yaşamanın Beş İlkesi”, 1954’te Birmanya (Myanmar), Çin ve Hindistan üçlüsüyle ortak olarak oluşturulmuş ve Orta Asya Vestfalyası olarak kabul edilmiştir. Beş ilke sırasıyla şöyledir: barış içinde beraber yaşama, eşitlik ve çift taraflı fayda, egemenlik ve toprak birliğine saygı, içişlerine müdahil olmama ve saldırmama. Bu ilkelerin deklare edilişinin 60.yılında Çin Dışişleri Bakan Yardımcısı Liu Zhenming, “bir devletin içişlerine kendi vatandaşlarının ve uluslararası işlerine de tüm halkların dayanışmayla karar vermesinin önemini” vurgulamıştır. Konuşmasının devamında bu ilkelerin koruyucusunun Çin olduğunu belirtmiş ve “ortak kazanç düşüncesinin” de bunların amaçlarından birisi olduğunu söylemiştir (37).

Bu ilkeler sadece Asya’da adı geçen üç devlet özelinde yorumlansa da Çin’in diğer bazı politikalarında da benzer tutumlar görülebilmektedir. Çin’in Bir Kuşak Bir Yol Projesi çalışmalarına bakıldığında “ortak kazanç düşüncesinin” ve ekonomik iş birliğine yönelik girişimlerin sürdürülebilir barış kavramına ulaşmada birer yol olarak göründükleri belirtilebilir. Ayrıca “devletlerin uluslararası işlerinde dayanışmayla ortak karar verilirken, içişlerine karışılmaması” düşüncesine örnek olarak İran’a nükleer silah tehdidine karşı yaptırımlar konusunda Çin’in aldığı tutum incelenmeye değerdir. 1985 yılının Haziran ayında “barışcıl kullanım” hedefli nükleer iş birliği antlaşması Çin ve İran arasında imzalanmıştır. Buna göre Çin, İsfahan Araştırma Merkezi’ne dört eğitim ve nükleer araştırma reaktörü göndermiştir.

1988’de ilk reaktörün, 1990’da ise kalan ikisinin kurulumuna başlanmıştır. 1987 senesinde yaklaşık on beş İranlı nükleer uzmanı Çin’e eğitime yollanmıştır. Teknik yetersizliklerden dolayı 90’lı yılların başında bu iş birliği sekteye uğramıştır. Başlangıçta dört adet 300 MW nükleer güç istasyonu kurulması planlanırken bu sayı altı ay sonunda ikiye düşürülmüştür. Dahası Çin Enerji Bakanlığı, tedarik edilmesi planlanan 20 MW’lık plütonyum ürününü de teknik sebeplerden ötürü sağlayamayacağını açıklamıştır. Soğuk Savaşı’n bitimiyle beraber ABD, İran’la yaptığı nükleer antlaşmasından ötürü Çin’e Tayvan, Tiananmen, insan hakları gibi konularda baskı yapmaya başlamış; İran ile nükleer ilişkisi konusunda ısrar ederse ticari olarak “en fazla kayrılan ulus” olma konumunu kaybedeceğini beyan etmiştir. Çin, ikili krizlerin derinleşmemesi adına 1997 senesinde İran Nükleer Programı’ndan desteğini çekmiştir (38).

“Sorumlu büyük güç” imajını sağlamlaştırmak adına NPT’nin korunmasına yönelik çaba gösteren Çin aynı zamanda ABD ile çatışmaya girmekten imtina ederken, İran ve bölge ile olan kazançlarını da kaybetmemeye özen göstermektedir. Bu bağlamda nükleer silahların yayılmasına karşı çıkarken diğer taraftan egemenlik ilkesine göre İran’ın barışçıl nükleer çalışma icra etmesinin onun hakkı olduğunu desteklemektedir. ABD’nin dış politikasının diğer devletlerin bağımsızlığına müdahale konusunda meşrulaştırıcı bir araç olmaması gerektiğini düşünmektedir. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda (BMGK) İran’a yönelik alınan uluslararası yaptırım kararlarının ana amaç değil, onun müzakere için desteklenmesi konusunda bir basamak olarak görülmesini savunmuştur. Tüm bunların yanında İran ile olan ticari ve enerji ilişkisinin, ABD ile anlaşmazlığa düşmeden yürütülmesini hedeflemektedir. Problemlerin diplomatik kanallarla çözümlenmesinin ve derinleşmemesinin bölgenin jeopolitik ve jeostratejik önemi dikkate alındığında gözden kaçırılmaması gerekmektedir (39).

Nükleer Silahlar ve Değişen Askeri Stratejiler

1964-1970 yıllarında 10 nükleer silah denemesi yapan Çin, ilk denemesini iki kutup öncülerinden uzaklaştığı bir zamanda gerçekleştirmiştir. Kıtalararası Balistik Füze (Intercontinental Ballistic Missile-ICBM) çalışmalarına da başlayan Çin’in bu dönemde de oturmuş bir nükleer politikası yoktur, silahlar genel olarak liderlerin onları askeri stratejilere yerleştirmeleriyle kullanılmıştır, 1980’lerin sonlarına kadar bu yol izlenmiştir (40). General Su Yu’nun Kore Savaşı sonrası Halk Doktrini’ne karşı gelen eleştiriler arasında ortaya koyduğu “Modern Koşullarda Halk Savaşı Stratejisi” taktik silahlar ve güncel teknolojilerin kullanılması yönündeydi. Halk Savaşı’nın aksine savaşların, müdafaa yapılmadan kazanılmasını öngörüyordu. 1970’lerin sonuna değin işletilen bu doktrinden sonra savunma gayesiyle kullanılacağı düşünülen nükleer silahların amacı ikinci vuruş kapasitesine sahip olarak “güçlü halk desteğiyle nükleer caydırıcılık” elde etmeye evrilmiştir (41).

“Kıyıdan Uzaktan Savunma” (Offshore Defence) doktrinin etrafında oluşturulan Çin güvenlik stratejisi, Amiral Liu Huaqing tarafından ortaya atılmıştır. “Aktif Savunma” düşüncesini temel alan bu doktrinde Halk Savaşı’ndaki minimum caydırıcılık düşüncesi yerine nükleer misillemede bulunmak koyulmuştur. Buna göre Çin, bölgedeki diğer devletlere karşı sınırlı teknolojik üstünlük sağlamalıydı ve bunun için de deniz gücünün önemi büyüktü. Adalar ve bölge denizinde müdafaa zırhı kurmak ve yüksek teknolojili silahlar geliştirmek gerekliydi. Doktirinin ana ilkelerine bakıldığında: savaşların askeri veya politik şekilde caydırılmaya çalışılması, Çin’in ilk saldıran ve nükleer silahları ilk kullanan taraf olmaması, problemlerin barışçıl yöntemlerle çözülmesi, düşmanın askeri birliklerinin hedef alınması ve nükleer kullanma tehdidinde bulunulmaması görülmektedir (42).

Modern Koşullarda Halk Savaşı’nın daha saldırgan bir yorumlanması şeklinde görülen bu doktrin “baskı” kavramını kapsamına alarak Çin’in hızlı ve kesin kazanç kapasitesine ulaşması gerektiğini söylerken, onun ileride düşük yoğunluklu savaşlarla karşılaşacağını ve bölgede güçlenen ülkelerin olacağını savunmaktaydı (43). Bu düşünce 1993 yılı sonrası süreçte Halk Kurtuluş Ordusu’nun (PLA) (44) resmi doktrini haline gelmiş ve aktif savunmanın operasyonel kısmını oluşturmuştur. Ancak bu aktif savunma, düşmanı pasif olarak beklemek değil, eylemde bulunulmasını engellemeye yöneliktir (45).

Deng Xıaoping ve Tıananmen Olayları

Mao’nun ölümünden sonra 1978’de iktidara gelen Deng Xiaoping, Çin’in dışa açılma stratejisinin fikir babası sayılmaktadır. Dışarıya ideoloji ihraç etmek ya da komünist partilere liderlik etmek gibi bir hedeflerinin olmadığını belirten Xiaoping, ticari kapasiteye uygun olarak dış politika ve güvenlik politikası izlenmesi gerektiğini düşünmüştür. İçerde Komünist Parti tekelinin devam ettirildiği ve kontrollü bir dışa açılmanın ilerletildiği bu anlayışta “barış içinde gelişme” fikri öne çıkmıştır (46).

İktidara geldiği zamandan itibaren siyasi liberalleşmeyi ve pazar ekonomisine girişi destekleyen reformlar gerçekleştirilmiştir. “Dörtlü Modernleşme” olarak adlandırılan kalkınma yöntemi sanayi, tarım, teknoloji ve savunma alanlarında gelişim ve yeniliği öngörmekteydi. Sovyetlerden de önce ekonomisini dış yardımlara açan Çin, sosyalizmi piyasa şartlarını uygun hale getirmek istedi böylece ekonomi büyüdü ancak tarımda devlet desteği kaldırılınca üretim, artan tüketimi karşılayamadı ve fiyatların yükselmesine sebep oldu. 1989’da meydana gelecek olan Tiananmen Olayları’nın nedenlerinden biri de bu olacaktır. 4 Mayıs 1989 tarihinde işçi ve öğrenciler Pekin’de demokratik açılım adına yürüyüş yapmışlar, bu gösteri ve yürüyüşler 15 Mayıs’ta Çin’e gelen Gorbaçev’le birlikte daha da artmış ve Gorbaçev’in SSCB’de uygulamaya çalıştığı demokratikleşme adımlarının burada da uygulanması talep edilmiştir (47).

3 Haziran 1989 gecesinde Çin’de birtakım gösteriler meydana gelmiştir. Askerlerin birçok öğrenci ve sivile müdahale ettiği bu gösterilerin çıkış sebepleri arasında: politik yozlaşma, ekonomik reform ve liberalliğin siyasete yansıtılmaması, enflasyon ve ÇKP Eski Genel Sekreteri Hu Yao Beng’in (Xiaoping’den daha liberal) ani ölümü gösterilmektedir. Bu gösterilerle aynı zamanlarda Doğu Avrupa ayaklanmaları da olmuştur. 4 Haziran 1989 tarihinde başkent Pekin’e gelen ordu, gösteri yapan topluluğu ateş açarak dağıtmış, öğrencilere gerçek mermilerle müdahalede bulunmuştur. Ölüm sayısının hala daha tam olarak bilinemediği bu olaylardan sonra silahların halka karşı kullanımından dolayı ABD ve AB tarafından Çin’e silah ambargoları gündeme gelmiştir.

1989 yılı Temmuz ayında toplanan G-7 ülkeleri (Batı Almanya, İngiltere, İtalya, ABD, Kanada, Fransa, Japonya), Çin’i 15 Temmuz’da ortak bir bildirgeyle kınamıştır. 1989’da yaşanan diplomatik olayların bulunduğu belgelerin sonraki yıllarda ortaya çıkmasıyla bu zirvede Japonya’nın, “izole edilmeme gerekliliği” ilkesinin bildirgeye eklenmesi kaydıyla kabule ikna olduğu görülmektedir. Çin ülkede bu olayla ilgili anma programlarını yasaklarken Hong Kong ve Tayvan’da Tiananmen anmalarına devam edilmektedir (48).

Soğuk Savaş Sonrası Beyaz Kitaplar

Soğuk Savaş’ın bitmesiyle beraber Çin, uluslararası alana daha çok dahil olmuş ve çıkarlarını hudutlarının ötesine taşımaya başlamıştır. Bu bağlamda milli güvenlik politikaları da değişim göstermiştir. Çin’in nükleer silahları geliştirme süreci oldukça uzun sürmüştür. Bu süreç sadece silahlahnma teknolojisinden ziyade operasyonel manada gecikmeye yol açmıştır. Fravel M. Taylor ve Evan S. Medeiros’a göre bu durumun başlıca iki sebebi vardır. İlki Çin’deki liderlerin nükleer silah çalışmalarına fikri açıdan doğrudan ya da dolaylı müdaheleleridir. Başlıca Mao ve Deng yönetiminin etkisi bu bağlamda yadsınamaz. İki lider için de nükleer silahların kullanımı önemli bir baskı unsuruydu.

Bu iki lider nükleer silahlara askeri birer argüman olarak bakmıyordu, onlar için bu silahlar savaşın kazanılması ya da operasyonel başarı için bir araç değildi. Onlara göre az ama öz nükleer silah stoğu olası gerginliklerde misilleme yapmak veya düşmanı yerle bir etmek için yeterliydi (49). Bu yavaş nükleer gelimişin ikinci sebebi ise mevcut askeri kuvvetlerin nükleer silahlara dayalı bir doktrin ortaya koymak ve operasyonel kabiliyet gibi yetkinliklere sahip olmayışıdır. Yaşanan kültürel devrimin bir sonucu olan PLA, ülkedeki ilk nükleer denemeden 20 yıl sonra dahi nükleer silahlar konusunda gerekli donanımlara sahip değildi. Bu ordu, nükleer strateji ve doktrin konularındaki yetersizliğini ancak 80’li yılların sonlarına doğru iyileştirmeye başlamıştır (50).

1980’lere kadar Çin’in nükleer silahlar ve çalışmalar konusunda resmileşmiş çalışma ve doktrini bulunmasa da bu durum giderek değişim göstermiştir. 80’lerle Çin nükleer stratejisi hakkında açıklamalar yapmaya başlamış ve raporlar hazırlamıştır. Ulusal savunma, Bilim ve Teknoloji Başkanı Zhang Aiping’in 1981 yılında yaptığı açıklamayla nükleer silahlara bakış açısı ilk kez net bir şekilde dile getirilmiştir. Şöyle ki bu açıklamanın temelinde Çin’in olası bir saldırı durumunda nükleer silahlar ile kuvvetli ve kesin bir karşı saldırı gücüne sahip olma isteği bulunmaktadır. Çin’in nükleer organizasyonunun amacı düşman ile sayısal bir kıyasa girmek değil, heran kullanıma hazır ve caydırıcı nükleer silahlara sahip olabilmektir. Zhang Aiping’e göre artık çalışmaların odaklanması gereken en önemli konu operasyonal manada kullanıma her an hazır olabilen hızla hazırlanılıp karşılık verilebilecek bir nükleer silah gücüne ulaşmaktır (51).

Bu stratejiye benzer ve onu destekleyen bir diğer kaynak ise 1987 yılında yayınlanan Askeri Bilimler Strateji Dairesi’nin raporudur. Bu raporda Füze Kuvvetleri’nin amaç ve hedeflerine değinilmiştir. Bu raporda odaklanılan taarruz planı ikincil vuruşu merkeze almaktadır. Olası bir saldırıya mümkün olan en hızlı şekilde karşı taarruz edilmesi hedeflenmiştir. Şöyle ki düşmanın yolladığı füze henüz Çin topraklarında patlamadan önce tespit edilmeli ve karşı taarruz derhal başlamalıdır (52). Bu iki örnekte de görüldüğü üzere 60’ lı yılların ortasında başlayan nükleer silah çalışmalarına parelel bir stratejik planlaması olmayan Çin, ilerleyen yıllarla birlikte doktriner anlamda da kendini geliştirmeye yönelik çalışmalar yapmıştır. Bu doktrinlerin ortaya çıkmasında Çin’in dünya politikasındaki yeri de etkili olmuştur. Hongxun Hua’nın da belirttiği üzere Mao rejiminin Dünya Devrimi hedefine dayanan dış politikaları ülkesini iki super gücün de aynı anda hedefine oturtmuştur (53).

Mao’nun politikalarının uygulanabilmesi için ülkenin güvenliği tehlikeli bir noktaya gelmiştir. Bu güvenlik tehlikesinin temelinde iki super gücün elinde bulunan nükleer silahlar bulunmaktaydı. 1977’de Dünya Devrimi politikası Çin’in yeni lideri olan Deng Xiaoping ile terk edilmiştir. Artık Çin diğer komünist ülkelere önderlik amacı ile değil kendi ekonomik sınırları doğrultusunda bir dış politika ve güvenlik algısına sahip olmalıdır (54). İlerleyen yıllarda ABD ile olan ilişkiler normalleşme sürecine girmiş ek olarak Gorbaçov’un 1989 yılındaki ziyaretiyle iki super güç ile yaşanan gerginlikler de azalmıştır (55). Soğuk savaşın son bulmasıyla birlikte uluslararası toplum ile ilişkilerini daha ileri seviyeye taşımıştır. Hedef ve çıkarları da ulusötesine yönelmeye başlamıştır. Soğuk savaş sonrasında Çin küresel politika ve hedeflerini 1995 yılından itibaren Beyaz Kitap adı altında resmi bir kanalla duyurmaya başlamıştır. İlk Beyaz Kitap’ta ülkenin nükleer çalışma ve stratejisiyle alakalı bir bilgi bulunmamaktaydı ve ek olarak Çin’in nükleer ve diğer tüm kitle imha silahlarının karşısında olduğu belirtilmiştir (56).

1998 yılında yayınlan Beyaz Kitap’ta ise bir öncekine benzer şekilde nükleer strateji ile alakalı açık ve net bilgiler verilmese de Çin’in envanterinde olan nükleer silahların yegane amacının koşulsuz bir şekilde ilk kullanan olmama ilkesine dayandığı belirtilmiştir. Tüm ülkelere de nükleer silahlardan arındırılmış bölgelerin oluşturulmasına destek verdiğini duyurmuştur (57). 2000 yılında duyurulan Beyaz Kitap ise Çin’in nükleer stratejisi ile alakalı konularda içerik olarak öncekilerden farklı söylemler içermekteydi. Bu kitapta nükleer politika şu şekilde belirtilmiştir:

“Çin nükleer silahlarının tek bir amacı olduğunu dile getirmektedir, o da savunma ve sayıları oldukça azdır. Çin hiçbir zaman bu silahları ilk kullanan taraf olmamayı ve nükleer silaha sahip olmayan ülkelere bu silahlar ile bir saldırı yapmayacağını taahhüt etmektedir. Çin hiçbir şekilde nükleer silahlanma yarışına müdahil olmayacaktır. Bu doğrultuda da kendi ülke sınırları dışında hiçbir noktada silahlarını kullanmayacaktır. Çin envanter bakımından kendisine gelebilecek doğrudan ya da dolaylı nükleer tehditleri savuşturmayı hedefleyen az sayıda fakat efektif nükleer güce sahiptir. Çin’in nükleer silah kapasitesi mevcut askeri ölçeğine parallel şekildedir. Kontrolü de doğrudan Merkezi Askeri Komite’nin elindedir.” (58).

2000 yılındaki Beyaz Kitap’ta yer alan ifadelerde de gördüğümüz gibi Çin nükleer silahların kullanımı konusundaki stratejisini kendini savunma ve güçlü caydırıcı bir karşı saldırı temelinde geliştirmiştir. Kısacası Çin elindeki silahları dış politika için bir çarpan olarak değil yalnızca öz savunma amacıyla kullanmaktadır. 2006 tarihli Beyaz Kitap’ta bir öncekilere parelel olarak Çin’in nükleer stratejisinin kendini koruma merkezinde şekillendiğini yinelemiştir. Fakat bu kitapta öncekilere ek olarak nükleer silahların savunma odaklı kullanımlarında sınırlı bir şekilde de olsa geliştirilmesi yer almaktadır. Asıl fark ise Çin, silahlarının güvenilirliğini sağlamak ve inandırıcı bir caydırıcılığa sahip olmak için çalışmaktadır ifadesinin yer almasıdır (59).

2008 yılında ise daha önceki kitaplardan farklı olarak değinilen esas konu Çin’in mevcut nükleer silahlarının hangi durumlarda namlularını hedeflerine yönlendireceğidir. Şöyle ki Çin’in nükleer silah stratejisinin vurucu unsuru ikinci topçu birliğidir ve barış durumunda bu birlik herhangi bir ülkeyi hedef almamaktadır. Eğer Çin kendini bir nükleer saldırı tehdidi altında görürse bu birlik nükleer saldırı teyakkuzuna geçecek ve hedefine kitlenerek caydırıcı olmak maksadıyla hazır bir durumda bekleyecektir (60) Burada bahsedilen stratejik caydırıcılık şu şekilde açıklanabilir: Çatışmaya doğru ilerleyen gerginliği kontrol altına alarak düşmanın nükleer saldırı fikrini devre dışı bırakmaktır. 1996-2003 yılında ikinci topçu birliğinin komutan yardımcılığını yapan Zhao Xijun da ellerindeki nükleer silahların amacının düşmanı toplumsal olarak korkutarak sindirmek, savaş direncini kırararak savaşın başlamadan bitmesini sağlamaktır, işte bahsedilen strarejik caydırıcılık budur. Ayrıca bu silahların varlığının yüksek yoğunluklu bir konvansiyonel savaşı veya yüksek nükleer risk içeren çatışmaların tırmanmasını engellediğini düşünmektedir (61).

Michael S. Chase’in de dile getirdiği gibi Çin’in nükleer stratejisi gerginliklerin tırmanmasını engellemek ve tansiyonu düşürmektir, silahlar bu amaca hizmet etmektedir (62). Çin mevcut askeri doktrinine parelel olarak nükleer stratejisini de aktif savunma üzerine kurmuştur. Kuruluştan beri yürürlükte olan bu doktrin kendisine bir saldırı yönelmediği sürece askeri yollardan çözüme gitmekten kaçınacaktır. Bu bağlamda PLA savunma öncelikli bir çalışma içerisinde bulunacak olası bir saldırı sonrasında karşı vuruş prensibiyle hareket edecektir (63).

2015 yılındaki Beyaz Kitap’ta da nükleer silahları ilk kullanan olmama stratejisi vurgulanmıştır. Yetkililer mevcut askeri politikanın hiçbir zaman hegomanya amacıyla yürütülmediğini ve güç merkezli politikaların karşısında olduklarını belirtmişlerdir (64). Bu noktada bir konuya daha dikkat çekmek gerekmektedir. Çin’in nükleer ve askeri silahlarının idaresinde politikanın etkisi yadsınamaz. Zaten PLA alışılagelmiş bir ulusal ordudan ziyade ÇKP’nn güdümünde bir silahlı birliktir. Partinin ideolojisi veya faaliyetlerinin topluma yansıtılması için kullanılan bir araçtır (65).

Günümüze kadar yayınlanan tüm nükleer strateji içerikli raporlara ve belgelere baktığımızda Çin, bariz bir şekilde nükleer silahların kullanımını engellemeyi ve gerilimlerin tırmanmadan caydırma yoluyla son bulmasını istemektedir. Ancak Çin, envanterinde bulunan nükleer silahları savunma ve de düşmanı psikolojik olarak yıpratma amacıyla kullanarak artan küresel hedeflerini gerçekleştirmek istemektedir. Bu sebeple mevcut nükleer kabiliyetlerini ve kapasitelerini gün geçtikçe geliştirmişlerdir. Bu durum da teknolojik ilerlemenin bir sonucu olarak geliştirilen yüksek menzilli taşıyıcı silahlar ile birlikte kullanımı açısından oldukça önemlidir. Bu bağlamda yeni, uzun menzilli ve daha teknolojik taşıyıcı araçların nükleer silah kapasitesiyle ek olarak nitelik ve nicelik bakımından iyi analiz edilmesi Çin’in sınırlı caydırıcılık temelli politikasının anlamlandırılabilmesi için elzemdir (66).

Nükleer Kapasite ve Modernizasyon Süreçleri

Aktif Savunma kapsamında az sayıda ancak esnek ve güvenilir nükleer kapasiteye erişmek isteyen Çin, buna uyumlu bir askeri strateji çizmeye çalışmış ve fazla nükleer silaha sahip olmaktansa konvansiyonel veya stratejik her türlü savaşı caydırıcı nitelikte olabilen aynı zamanda da harp esnasında tırmanmayı kontrol altında tutabilecek yeterli nükleer silaha ve gelişmiş gönderme araçlarına sahip olmayı amaçlamıştır. Yeterli nükleer silah konusu her ülkenin kendi koşullarına göre değişebilen bir husus olarak görülmektedir. 1964 yılından 2016’ya kadar olan süreçte 45 nükleer deneme yapan Çin, 1996’da Kapsamlı Nükleer Test Yasağı Antlaşması’nı (CTBT) (67) imzalamasından bu yana nükleer deneme yapmamıştır. Sonrasında ise nükleer silah denemelerinin yasaklanması konusunda 1997’de Fransa ile ortak deklarasyon yayınlamıştır (68).

Nükleer silahların miktarı, onların saklanması ve korunması adına avantajlı bir durum yaratmaktadır, Çinli yetkililer bununla beraber göndermeyi sağlayan araçların niteliğinin de önemine vurgu yapmaktadır. Onlara göre nükleer silahların mobil yani taşınabilir bir yerde olması etkin bir caydırıcılık için elzemdir (69). Ayrıca Çin nükleer modernizasyonunun bir diğer amacı ise misillemede bulunabilme yetisine sahip olabilmek için nükleer silahları daha korunaklı hale getirmektir (70). 90’lı yıllardan sonra ordusunu yüksek teknoloji şartlarında savaşlara uygun olarak modernize etmeye başlayan Çin, bu zaman diliminde gerek nükleer gerekse konvansiyonel silahların geliştirilmesini amaçlamaktadır (71). Çünkü Çinli yöneticiler nükleer ve konvansiyonel silahlara birbirlerinin tamamlayıcısı olarak “bir kılıcın iki yüzü” olarak bakmaktadırlar (72). Bu modernizasyon bağlamında füze sistemlerini daha güvenilir ve etki edebilir boyuta taşımak istemektedirler. Nükleer silahları gönderme araçlarına bakıldığında ana hatlarıyla deniz, kara ve hava gücüne dayandığı görülmektedir.

İlk nükleer denemesini 1965’te H-6 tipi hava aracıyla gerçekleştiren Çin, (73) 1960’tan sonra Dong Feng füze sistemini kullanmıştır. 1966 senesine gelindiğinde ise nükleer denemesini DF-2A füzesiyle yapmıştır. 1980’lerden itibaren depolanabilir ve mobil katı yakıtlı ateşleyiciye sahip balistik füze yapımına başlamışlardır çünkü DF-1 ve DF-2A sistemlerinde fırlatma için depolanamayan likit yakıt kullanılmaktadır ve bu şekilde fırlatma süresi de uzamaktadır (74). Milenyumun ortalarından sonra DF-21 füze sistemleri aktif biçimde konuşlandırılmıştır (75). 2008’e gelindiğinde diğer konuşlandırılan füzeler ise mobil yapıda ve katı yakıtlı ateşleyiciye sahip olan 7200 km menzilli DF-31 ve 11.200 km menzilli DF-31A kıtalararası balistik füzeleridir (Intercontinental Ballistic Missile – ICBM) (76). Bu füzelerle beraber karadan atılabilen güdümlü füzeler (LACMs) de tasarlanmıştır. 2009 senesinde yapılan bir resmigeçitte ilk karadan atılabilen güdümlü füze CJ-10 halka arz edilmiştir. 85Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi’nin (Center for Strategic and International Studies – CSIS) yayınladığı rapora göre 2013-2016 arasında Çin, 12 adet DF-31, 30 adet DF-31A ve 54 adet CJ-10 füzesine sahipti (77).

Deniz tabanlı nükleer yeteneğinin de artmasını amaçlayan Çinli yöneticiler, balistik füze fırlatabilen denizaltıların (Ballistic Missile Submarine – SSBNs) ve denizaltından atılabilen balistik füzelerin yapımına önem vermişlerdir. JL-1 (Ju Lang) tipi balistik füzesi ilk denemesi 1982’de yapılmış ve 1987’de 092 tipi balistik füze fırlatabilen denizaltında yapılan denemede kullanılmıştır (78). Denizaltından atılabilen balistik füze sistemleri ikinci vuruş yeteneğine sahip olunması açısından avantajlı olmaktadırlar, bundan dolayı Jin Sınıfı SSBNs yapımı Çin’in öncelikli hedeflerinden olmuştur. ABD raporlarında Çin’in yeni nesil SSBN’lerinin 7200 km menzilli, JL2 tiplerinden olacağı söylenmektedir (79). Erken uyarı sistemleri karşı atak için önemli olduğundan uzay tabanlı çalışmalar da Çinliler tarafından geliştirilmiştir. Uzay sistemleri çift yönlü olarak hem uzaya yerleştirilecek balistik füzelerin Çin’in silahlarını koruması bakımından hem de uydu savarlarla karşı tarafın silahlarının imha edilmesi anlamında yararlı görülmektedir (80).

Bu bakımdan uydu-savar sistemler düşmanın hem konvansiyonel hem de nükleer silahlarını yok etmek, uzaya yerleştirilmiş balistik füzeler ise Çin’in nükleer silahlarının muhafazasını arttırmak için gereklidir (81). Çin’in uzayla ilgilenmesine örnek olarak Çin Halk Kurtuluş Ordusu (PLA) Hava Kuvvetleri Komutanı Xu Qiliang 2009’da uzayın kaçınılmaz olarak askerileşeceğini belirtmesi gösterilebilir (82). Bundan öncesinde de 2015 tarihli Beyaz Kitap’ta erken uyarı sistemlerinin etkin nükleer caydırıcılık bağlamında gerekliliğine vurgu yapılmıştır (83). Merkezi Askeri Komite, balistiklerin geliştirilmesinden sorumludur ve Çin’in en yüksek askeri organıdır. Genel Silahlanma Departmanı da bu organ bünyesinde yer almaktadır. Bu departmanda daha kesin vuruş yapma fırsatı veren önleyici füze sistemleri (hit to kill interceptor) üzerinde de çalışılmaktadır (84). Amerikan kaynaklarına göre Çin, 2013’te uzay tabanlı haberleşme ve gözetim sistemlerini geliştirmek adına 8 fırlatma gerçekleştirmiştir. 2007 senesinde uzaya ASAT gönderen Çin, yine bu kaynaklara göre daha fazla sayıda ASAT yapabilme gücüne sahiptir (85).

2008 yılı Beyaz Kitap’ta Çin’in askeri modernizasyon amaçlarının arasında devletin deniz, uzay, elektromanyetik uzay güvenliklerinin sağlanması, nükleer savaşa yol açabilecek tırmanmanın önüne geçebilmesi ve herhangi bir nükleer harp halinde her seviyede cevap verilebilmesi yer almaktadır (86). Buna göre geliştirdiği kapasiteyle bulunduğu coğrafyada bölge dışı ülkelerin de dahil olduğu bir nükleer krizde o devletlerin nüfus yerlerini ve askeri tesislerini tehdit edebilecek, Pasifik’te etkin güç olabilecektir. Sonuç olarak bu sistemlerle stratejik güçlerin artırımıyla bölgeye girişlerin kontrolü (anti-access/area-denial) anlamında söz sahibi olmak istemeleri düşünülebilir (87). Çin’in son dönem nükleer silah ve nükleer enerji kapasitelerine bakıldığında hala daha ABD’nin ciddi ölçüde gerisinde olduğu ancak ordusunun modernizasyonuna ve caydırıcılık kapsamında silahlanmaya devam ettiği dile getirilebilir. Öte yandan karbon salınımının azaltılması hususunda büyük adımlar atmak ve enerji bağımlılığını azaltmak istemesinden ötürü de yenilenebilir enerji kullanımına daha fazla önem verdiği görülmektedir.

Çin’de nükleer enerjinin ana gücü kömürle çalışan santrallerdir. Reaktör tasarımı ve yapımında büyük ölçüde kendine yeterli olabilse dahi uyarlama ve geliştirme kısımlarında Batı teknolojisinden yararlanmaktadır. Nükleer tedarik zinciri dünyada hatırı sayılır büyüklüğe sahiptir, Çin’in stratejilerinden biri ise nükleer teknolojiyi ihraç ederek küreselleşmektir (88). Devletin 2030 yılından önce karbon salınımında rekor azaltma hedefinin olduğunu söyleyen Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, 2060’a kadar da karbon salınımını sıfıra indirgeyerek “karbon nötr” olmanın hedeflendiğini açıklamıştır. Bu açıklama iklim değişikliğiyle mücadelede büyük bir adım olarak görülmektedir zira Çin dünyanın en büyük CO2 üreticisi olup küresel karbon salınımının %28’ine sebep olmaktadır (89).

Çin dünyanın üçüncü büyük nükleer ülkesi Fransa’yı geçmiştir. Çin’in hemen hemen 350 nükleer savaş başlığından oluşan bir stok ürettiği tahmin edilmektedir; bunların 240’tan fazla kara tabanlı füze ile 48 deniz tabanlı balistik füze ve bombardıman uçaklarına tahsis edilmiş 20 nükleer yerçekimi bombasıyla birlikte teslim edilmesi düşünülmektedir. Kalan 78 savaş başlığının da ek kara ve deniz tabanlı füzeleri silahlandırması amaçlanmaktadır. Stokların önümüzdeki on yıl içinde daha da artacağı, ancak yine de Rusya veya ABD’den önemli ölçüde daha küçük kalacağı da öngörülmektedir. Çin, 1980’lerde başlattığı ve 1990-2000’lerde artırdığı nükleer silah modernizasyon programını sürdürmekle beraber her zamankinden daha fazla tür ve sayıda nükleer silah kullanmaktadır (90). Çin, Haziran 2019’dan bu yana çift yetenekli, mobil, orta menzilli bir balistik füze (IRBM) olan DF-26’yı kullanmaya devam etmiştir ve eski mobil, DF-31A kıtalararası balistik füzesinin (ICBM) yerini daha gelişmiş ve daha fazla manevra kabiliyetine sahip DF-31AG almıştır. Çin ayrıca, eski sıvı yakıtlı silo tabanlı DF-5B gibi birden fazla bağımsız olarak hedeflenebilir yeniden giriş aracını (MIRV’ler) taşıyabildiği düşünülen karayolu mobil ICBM’si olan yeni DF-41’in saha çalışmalarının da ilk aşamasındadır (91).

Deniz gücüne ise iki balistik füze denizaltısı daha eklemiştir. Ek olarak, Çin kısa süre önce bombardıman uçaklarına bir nükleer misyon atadığı ve böylece nükleer kapasiteye sahip olabilecek havadan fırlatılan bir balistik füze geliştireceği söylenmektedir. Kara tabanlı kıtalararası balistik füzelerin (ICBM) etkisi göz önüne alındığında bazı araştırmacılar Çin’in balistik füze denizaltısına (SSBN) yanaşmayacağını düşünmektedir ancak bir SSBN’in temel argümanı okyanusun derinliklerinde saklanabilmesi bu nedenle nerede olduğunun tahmin edilmesinin imkansıza yakın olduğudur. Bundan dolayı Pekin hükümetinin deniz tabanlı savunmaya ağırlık vermesi ihtimal dahilindedir ancak ilk saldırı anında bu SSBN ile haberleşmenin sağlıklı bir biçimde sağlanması için gerekli iletişim altyapısı, kontol ve komuta merkezinin bulunması şarttır (92).

Asya-Pasifik’in Nükleerleşme Süreci ve Çin Halk Cumhuriyeti

Ulusal güvenliğin sağlanması, barışçıl gelişim ve ülke bütünlüğünün muhafazası açısından Çin’in askeri kapasitesinin gelişimi ve bu gelişimin merkezinde yer alan Çin Halk Kurtuluş Ordusu (PLA) oldukça önemli görülmektedir. SSCB/Rusya Federasyonu, Hindistan gibi bölgesel anlamda Çin’e tehdit oluşturabilecek ülkelerin hareketlerinin incelenmesi ve bölge dışı tehditlere karşı konulması konularında nükleer silahlar caydırıcı bir araç olarak nitelendirilmektedir. 2015 senesindeki Beyaz Kitap’ta Çin’in milli ve bölgesel güvenliği için göz önüne alınması gereken konular belirtilmiştir. Buna göre dünyanın ticari ve stratejik ekseni Asya’ya kaymaktadır ve buradaki ABD varlığı tehdit oluşturmaktadır. Ayrıca güncellik taşıyan Tayvan sorunu, Tibet’teki terör olayları, Güney ve Doğu Çin Denizi hak iddiaları ve Doğu Türkistan’daki faaliyetlerin ayrılıkçı hareketler olarak ele alınması da diğer tehdit içeren problemlerdir (93).

Güney – Doğu Çin Denizi Sorunları ve Yaşanan Son Gelişmelerin Bölge Güvenliğine Etkileri

Kara temelli sorunlar haricinde bölgenin tansiyonunu yükselten esas meseleler denizlerde yaşanmaktadır. Güney Çin Denizi ile Doğu Çin Denizi’nde var olan deniz yetki alanları ve adaların sahipliğine ilişkin konular Çin’in güvenlik algılamalarını etkilemektedir. Güney Çin Denizi’ne komşu ülkelerle (Malezya, Filipinler, Endonezya, Vietnam, Tayland, Singapur, Myanmar, Kamboçya, Laos ve Brunei) Çin arasında, Çin’in 7 Mayıs 2009’da Birleşmiş Milletler’e (BM) sunduğu ve “Dokuz Kesik Çizgi” adını verdiği harita büyük tartışmalar yaratmıştır. Söz konusu haritaya göre Çin, bölgenin hemen hemen %90’ında hak iddia etmektedir. Ek olarak yine Çin’in bu denizde yapay adalar oluşturması ve buralarda da uçak ve gemileri için liman, pist benzeri yapılar inşa etmesi ABD Pasifik Donanması için de tehdit olarak görülmektedir. Bunlar üzerine 2013 senesinde Filipinler Devlet Başkanı Benigno Aquino Çin’e karşı Uluslararası Tahkim Mahkemesi’nde dava açmıştır ve Çin’in faaliyetlerinin Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne (UNCLOS) aykırı olduğunu savunmuştur. Çin, Filipinler’in tek taraflı başlattığı tahkim sürecini kabul etmemiş ve kararların onun için bağlayıcı olmadığını açıklamıştır. Çin’in bu tutumu Filipinler tarafından Güneydoğu Asya halkalarının çıkarlarının hiçe sayılması olarak yorumlanmıştır (94).

Ancak Güney Çin Denizi’nde Çin karşıtı ülkeler herhangi bir birlik oluşturamamış onun yerine bu ülkeler Çin’in silahlanmasına paralel şekilde silahlanma yoluna gitmişlerdir böylece 2015’te coğrafyadaki silahlanma oranı %5,4 artmıştır. Bu oran Filipinler, Vietnam ve Endonezya’da daha fazla olmuştur. Tartışmalı adalar hususunda Güneydoğu Asya Uluslar Birliği’ni (ASEAN) (95) direkt muhatap almayan Çin, zaman zaman bu ülkelerle tek tek antlaşma yoluna gitmiş, kalıcı istikrar ve barışa vurgu yapmıştır fakat söz konusu askeri faaliyetlerini de devam ettirmiştir, ettirmektedir (96).

Doğu Çin Denizi’nde bulunan 5 ada ve 3 kayalıktan meydana gelen takımadalar, (97) Çin, Tayvan ve Japonya arasında sorun oluşturmaktadır. 200 milyon varil petrolün bulunduğu bölgede, Japonya buraların kendi karasularında olduğunu ve Çin’in gönderdiği gözetleme gemilerinin karasularını ihlal ettiğini savunmaktadır. Her iki ülke de bu deniz alanını ekonomik bölge olarak ilan etmiştir ve hava-deniz kuvvetleri sık sık karşı karşıya gelmekte böylece gerilim artmaktadır. Zengin balıkçılık kaynaklarına da sahip olan coğrafyada ABD Eski Başkanı Barack Obama sorunun ABD-Japonya Güvenlik Antlaşması’na dahil olduğunu belirterek anlaşmazlığın diğer aktörü olmuştur ancak Çin, ABD’ye bölge meselelerine karışmamasını ve bölgeden uzak durmasını deklare etmiştir (98).

Çin’in Malakka Boğazı, Hint Okyanusu’yla beraber Hürmüz Boğazı ve Doğu Afrika’ya ulaşımında önemli olan Güney Çin Denizi onun güvenliği açısından vazgeçilmezdir. Bölgedeki Çin faaliyetlerine karşı ABD liderliğinde Trans Pasifik Ortaklığı Antlaşması (TPP) imzalanmış ve Avusturalya bu kapsamda Fransa’dan 12 denizaltı satın almıştır. Ayrıca ASEAN’ın askeri tatbikatları ve ABD’nin tartışmalı adalar çevresinde gözlem ve navigasyon faaliyetleri bu denizde gerginlikleri tırmandırmaktadır. Bunlar haricinde yaşanan Güney Kore ile Sarı Deniz anlaşmazlıkları da dahil olmak üzere 1974 Çin-Vietnam Paracel Adaları Muharebesi, 1988 Johnson Güney Refisi Çarpışması, Spratly Adaları’ndaki egemenlik iddiaları gibi olaylar da coğrafyada istikrarsızlığı artıran diğer etmenlerden olmuşlardır (99).

Hindistan, Japonya ve Avustralya gibi devletler bu durumlar karşısında savunma kapasitelerini artırıp ortak hareket politikalarına yönelmişlerdir. Japonya Eski Başbakanı Shinzo Abe’nin göreve geldiği sene Hindistan, Avustralya, Japonya ve ABD’nin Hawaii bölgesini birleştiren “güvenlik elması” tarzı canlandırılmış ve 2016’da bu devletlerin yetkilileri Tokyo’da toplanarak ortak strateji konularını görüşmüşlerdir. Bu toplantıda ABD Pasifik Kuvvetleri Komutanı Harry Harris “güçlü devletlerin küçük olanları tehdit etmelerine ve zor kullanmalarına karşı alınacak en iyi önlemin deniz kuvvetleri arasında iş birliği olduğuna” vurgu yapmıştır (100).

Asya Pasifik’te 1979 Çin’in Vietnam’ı işgal etmesinden bu yana sıcak çatışma çıkmamışsa da bölgedeki gerilim devam etmektedir. Örneğin son yaşanan olaylara bakılacak olursa 24.01.2021 tarihinde USS Theodore Roosevelt uçak gemisi grubunun ABD’nin en geniş donanma grubu olan 7.filoyla “denizlerin özgürlüğü” adına, Güney Çin Denizi’ne girmesiyle birlikte 25 Ocak’ta Çin Tayvan Boğazı’na stratejik bombardıman uçaklarıyla bir düzineden fazla askeri uçak göndereceği kararını açıklamıştır. Çin Ordusu Komutanlığı Sözcüsü, USS John McCain destroyerinin Tayvan Boğazı’ndan geçiş yaparak buradaki duruma müdahil olduğunu ve manipülasyon yaptığını dile getirmiştir. Bu durum ABD Başkanı Joe Biden için Pekin ve Washington arasındaki gerilimin başladığının bir göstergesi olarak yorumlanmıştır.

09.02.2021 tarihinde ise Rusya’nın İran Büyükelçisi, Çin, İran ve Rus deniz kuvvetlerinin Hint Okyanusu’nda ortak tatbikat yapacağını duyurmuştur. Bunlarla beraber Japonya ise yine aynı tarihte Çin gemilerinin Ogasawara adalarının karasularında faaliyet yürütmesi sebebiyle güvenlik önlemlerini artırmış ve 180 tonluk karakol gemisi olan Mikazuki’yi adanın etrafına konuşlandıracağını açıklamıştır (101). İngiltere’nin de en büyük uçak gemisi HMS Queen Elizabeth’i ABD ve Japonya’nın yanında Çin’ karşı askeri tatbikatlara katılmak adına göndermesi Deniz’i uluslararası aktörlerin sahne aldığı bir bölgeye dönüştürmüştür. Yaşanan tüm bu gelişmeler bölgede istikrarsızlığı artırması bakımından donanmaların başat rol oynayacağı bir gambot (gun boat) diplomasisi örneğinin görüleceği ve silahlanmanın artabileceği düşüncelerini de beraberinde getirmektedir.

Çin ve Japonya İlişkileri

Çin’in dominant güç olarak görüldüğü Asya bölgesinde Japonya bu Çin merkezli sistemin dışında kalabilen tek devlet olduğundan farklılık göstermektedir. İki ülkenin de farklı kamplarda olduğu Soğuk Savaş’tan ve Sino-Sovyet ayrışmasından sonra sınırlı iş birliği içinde olmuşlardır. İlerde bölgenin alacağı halin Çin, Japonya ve ABD etkileri üzerinden şekilleneceği söylenmektedir. Japonya kendisinin ağırlığını 19.yy’dan itibaren daha yoğun olarak göstermeye başlamıştır (102). Zamanla iki ülke arasındaki ekonomik kapsamlı işlerin hacmi 200 milyar doları aşmıştır dahası Çin 2007’de ABD’yi geçerek Japonya’nın bir numaralı ticaret ortağı olmuştur (103). Çin’in zamanla daha da güçlenmesiyle Japonya için ABD ve Çin arasında denge kurmak daha da zorlaşmıştır. Dönemin ABD Başkanı George W. Bush’un Çin’i “stratejik rakip” olarak tanımlaması Japonya’nın politikasını olumsuz yönde etkilemiştir. Çin güçlendikçe, Japonya ile olan tarihsel sorunlarını daha fazla dile getirmeye başlamış daha tavizsiz tutum sergilemiştir. Günümüze bakıldığında iki ülke ilişkileri “soğuk politika, sıcak ekonomi” şeklinde ilerlemektedir (104).

İlişkileri etkileyen diğer etmen ise Japonya’nın normalleşme sorunu olarak görülmektedir zira potansiyeli artmış durumda olan bu ülkenin hala pasif siyaset yürütmesi neorealistler tarafından “anormal ülke” olarak anılmasına sebep olmuştur (105). Pasif politikaların nedenleri arasında ülkenin İkinci Dünya Savaşı’nın acılarını bir daha yaşamak istememesi ve Anayasa’sının güç aktarım yetisine sahip ordu bulundurmama kuralı gösterilmektedir (106). Tüm bunlarla beraber Japonya ve Çin mücadelesinin doruk noktasına ulaştığı alan daha önce bahsedilen Çin Denizi’dir. Burada yaşanan takımadaların egemenliğine dair sorunlar 2012 yılının Eylül ayında bir grup Çinlinin adaya çıkması ile krize evrilmiştir (107). Çin, yavaşlayan ekonomisine rağmen 2015 yılında savunma harcamalarını %10,1 artırmış ve 145,8 milyar dolarlık hacmiyle Asya’nın en büyük savunma bütçesine sahip devleti konumuna gelmiştir. Yine 2015 senesinde yayınladıkları Milli Savunma Belgesi’nde Japonya ve ABD temelli güvenlik risklerinin altını çizmiş ve ordunun modernizasyonu için bilhassa deniz kuvvetlerinin güçlendirilmesi gerekliliğini belirtmiştir.

İpek Yolu Projesi’nin yanında uçak gemileri inşa ederken Cibuti’de de bir deniz üssü kurulmasını kararlaştırmıştır. Böylece açık sulara erişimi daha kolay olabilecektir. Japonya tarafından bakıldığında bu büyümeyi riskli görerek Hindistan’a 6, Avustralya’ya 12 denizaltı satmayı planladığı bilinmektedir (108). İkili ilişkilerde bütün yukarıdaki konjonktürün getirdiği sonuç nitelikli konu ise nükleer silahlarla alakalıdır. Çin’in sahip olduğu nükleer başlıkların bölge ülkelerine ulaşabilen balistik füzeler üzerine monte edilmesi Japonya için güvensizlik yaratan durum olmuştur. Ancak Çinli yetkililer, bölgede dengelerin değişebileceğinin ve Japonya’nın nükleer güç konumuna gelebilmesi adına yeterli altyapıya sahip olduğunun da farkında olarak hareket etmektedirler (109).

Çin-Hindistan-Pakistan Üçgeni ve ABD – İnci Dizisi Stratejisi ve Gwadar Limanı

1962’deki Çin-Hindistan Savaşı’ndan mağlup ayrılan Hindistan, Çin’den on yıl sonra 1974 senesinde ilk nükleer denemesini gerçekleştirmiştir. Hindistan’ın bu hamlesi üzerine bölgede onun rakibi olan Pakistan da nükleer faaliyetlerine ivme kazandırmış ve Hindistan’ın ikinci nükleer denemesini yaptığı 1998 yılında o da ilk denemesini yapmıştır. Bu iki kutupta Çin, Pakistan tarafında yer almış ve Asya böylelikle Asya alt kıtasında Çin-Pakistan-Hindistan stratejik üçgeni oluşmuştur. ABD ise bu ortamda Hindistan taraflı politika izlemiştir. Çin, burada Hint-Pakistan rekabetini canlı tutarak denge politikası izlemeyi amaçlamıştır (110). Çin, 43 yıl süreyle Pakistan’ın Gwadar Limanı’nı kiralayarak enerji güzergahlarının güvenliğine yönelik oldukça büyük bir adım atmıştır.

Ayrıca bu adımla Ortadoğu denklemine de eklemlenmiş ve dünya petrol ihracatının kalbi olan Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeleri yakından takip edebilecek konuma gelmiştir zira Pakistan’ın güneybatı tarafında yer alan Gwadar Limanı Hürmüz Körfezi’nin girişindedir. Bu bölge için Çin’in gelecek yıllardaki deniz üstü denilmekle beraber Malakka Boğazı’na alternatif arama yolunda bir adım daha atıldığı da düşünülmektedir. “İnci Dizisi Stratejisi” olarak da adlandırılan Çin’in bu hamleleri Gwadar’dan Güney Çin Denizi’ne ulaşan ve ABD’nin elinde bulunan enerji yollarına ikame olabilecek güzergahlarının oluşturulması bakımından dikkat çekmektedir. Bu kiralamadan en çok fayda sağlayan ülkelerden birisi de hiç şüphesiz Pakistan’dır ve tabiiki bu durum Hindistan’ın tehdit algısını tetiklemiştir. Tarafın öbür kısmında ABD, 2008’de Hindistan ile nükleer askeri iş birliği antlaşması imzalamıştır, bu durum hem Pakistan’ın daha çok Çin’e yönelmesine sebep olmuş hem de NPT’nin bitişi olarak yorumlanmıştır (111).

Bölgede yaşanan son gelişmelere bakıldığında kritik bölgelerde düşük yoğunluklu çatışmalar devam etmekle beraber Hindistan’ın 2010 Kasım ayından bu yana 4 adet Basınçlı Ağır Su Tipi Reaktörü (PWHR) inşa ettiği Uluslararası Atom Enerji Ajansı’nın 2020 raporunda yer almaktadır (112). Ayrıca Pakistan tarafından 24.01.2021 tarihinde nükleer ve konvansiyonel savaş başlıkları taşıma yetisine sahip, 290 km menzilli Ghaznavi adlı karadan karaya balistik füzenin testini gerçekleştirdiği duyurulmuştur (113). Yaşanan bu gelişmeler Asya’nın alt kıtasında belki de Çin ve ABD’nin rehberlik edeceği bir vekalet savaşı örneğinin görüleceği ve tehdit algısının artacağı olasılıklarını güçlendirmektedir.

Çin–Tayvan ve Çin–Kuzey Kore İlişkileri

Çin, Tayvan’ı ulusal güvenliğine tehdit kapsamında öncelikli sıraya koymaktadır zira Tayvan Körfezi’ndeki olası bir çatışma ABD ve Çin’i karşı karşıya getirebilir. Dünyada savunma harcamalarına en fazla yatırımı yapan devlet olan ABD’nin, Tayvan’da Çin’e üstünlük sağlayacağı düşünülmektedir. Bu bağlamda Çin, nükleer silahları ilk kullanan taraf olmama politikasında yenilikler yapmış ve milli güvenliğin tehdidi durumunda ya da olası bir istila ile karşı karşıya gelindiğinde nükleer silahların kullanılabileceğinin altını çizmiştir. Çin’in tırmanmayı kontrol etme ve caydırma konularındaki etkisi kapsamında nükleer silahlara önem vermesi, gönderme araçlarının ABD karasına ulaşabilmesi ve ikinci vuruş kapasitesi sağlayan denizaltından atılabilen füzelerinin olması onun güçlü yönleri olarak görülmektedir (114).

Asya Pasifik bölgesinde güvensizliği artırıcı etki yapan devletlerin başında Kuzey Kore gelmektedir. 1950’lerde SSCB desteğiyle nükleer programlarına başlayan Kuzey Kore, 1993 senesinde NPT’den ayrılmış ve çalışmalarının detaylarını Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) ile paylaşmayı reddetmiştir. Bir sene sonra UAEA’nın gerekliliklerini yerine getirmeyi kabul etse de 2002’de uranyum zenginleştirdiği iddialarından bir yıl sonra NPT’den tekrar çekilmiştir. Çin, Kuzey Kore’nin nükleer gücüne yönelik olarak hem kendi için hem de bölge için tehdit olduğu düşüncesindedir. Ayrıca bu devletin silah birikimi de bu coğrafyada silahlanma yarışını artırıcı etki göstermiştir. “Altı Taraflı Görüşme” öneren Çin, “sorumlu büyük güç” imajıyla bölgesel ve uluslararası sorunlarda etkili aktör olduğunu kanıtlamak istese de Kuzey Kore 2005’te bu görüşmelerden de çekildiğini açıklamıştır. Kuzey Kore’nin nükleer silahlarına yönelik meseleler günümüzde de devam etmektedir.

Bir Kuşak Bir Yol Projesi (OBOR)-Malakka Alternatifi

Orta Asya kaynaklarının dünyanın diğer bölgelerine entegrasyonu için, ülkeler 90’lı yıllardan bu yana alternatif stratejiler izlemişlerdir. Güney Kore “Avrasya İnisiyatifi”, AB “İpek Rüzgarı”, Türkiye “Çağdaş İpek Yolu”, Japonya “C5+1”, ABD “Yeni İpek Yolu” ve Sovyetler döneminden kalma nüfuzunun devamını isteyen Rusya “Avrasya Birliği” projesiyle öne çıkmışlardır. Bu projelerin ötesinde öne çıkan ise Çin’in ortaya koyduğu “Bir Kuşak Bir Yol” olmuştur. Çin Devlet Başkanı Şi Jinping’in 2013 yılındaki Orta Asya gezisinde ilk defa dile getirdiği bu düşünce ile modernize edilmiş demiryolları ile İpek Yolu’ndaki devletlerin bağlanılması hedeflenmekte; 21.yy Deniz İpek Yolu Projesi’ni de kapsamakta ve 140 milyar dolarlık bir finansmana sahip olmaktaydı (bu miktar sonrasında 152 milyar dolara kadar çıkmaktadır).

Diğer projelerden ise iki önemli noktada farklılaşmaktadır: coğrafi olarak çok daha geniş bir alanı ifade etmektedir ki eski İpek Yolu güzergahı ile Hazar ve Karadeniz Havzası da bu alana dahildir ayrıca tüm Asya kıtası ile Doğu Afrika ve Avrupa’yı da kapsamaktadır, ikinci farklılık ise projenin Deniz İpek Yolu ayağıdır, buna göre Güney Çin Denizi, Malakka Boğazı, Hint Okyanusu, Kızıldeniz ve Akdeniz üzerinden Avrupa’ya ulaşılacaktır (115).

Bir Kuşak Bir Yol yalnızca ulaşım yollarının ötesinde bu devletlerle ekonomik bütünleşme amacındadır. Bu bütünleşme kapsamında beş inşa alanı oluşturulması planlanmaktadır:

  • Ulaşım sistemlerinin birbirlerine uyumunun sağlanması. Bu şekilde otoyol, limanlar, demiryolları ve havayolları birbirine entegre olacak ve gerekirse bu yolların onarımı ve bakımı gerçekleştirilecektir.
  • Şehir altyapılarının kapasitelerinin arttırılmasına başlanması.
  • Doğal kaynakların ve enerji kaynaklarının ortak işletimi ve kullanmasının öngörülmesi.
  • Ziraat alanında üretim çiftliklerinin ve organize sanayi bölgelerinin inşası.
  • İpek Yolu üzerinde yer alan devletlerin ihtiyaçlarına uygun şekilde kalkınmalarına yardımcı olunması (116).

Proje için tek bir güzergah değil Asya-Avrupa yolunda karadan koridorlar öngörülmektedir (Çin-Moğolistan-Rusya, Çin-Bangladeş-Hindistan-Myanmar, Türkiye, Çin-Merkez-Batı Asya, Çin-Hindi Çini Yarımadası ve Çin-Pakistan) (117) Tüm bunların yanında Çin’in bir diğer hedefininse ihtilaflı olduğu devletlerin güzergahında yer alan Malakka Boğazı’na alternatif ithalat yolları aramak istemesi olduğu düşünülmektedir ayrıca Orta Asya petrollerinin erişiminin kolaylaşması başka bir amaçtır. Enerjiye ihtiyaç duyan bir ülke olan Çin, Hürmüz Boğazı’ndan ve diğer alanlardan gelen kaynakların güvenliğinden, Malakka Boğazı’nın bulunduğu güzergahtaki istikrarsızlıklardan dolayı endişe duymaktadır.

Bu atılım bölgedeki kalkınma problemi yaşayan Bangladeş, Pakistan ve Myanmar gibi ülkeleri ve ekonomiyi canlandırmak, farklı açılımlar elde etmek isteyen AB ülkelerini memnun etmiştir ancak Orta Asya için Rusya’nın, Doğu Asya içinse Japonya’nın endişelerini artırmıştır. Çünkü bu projeyi Çin’in bölgesel ve uluslararası arenada hegemonya elde etmek adına ortaya koyduğu ve ekonomik gücünü kullanarak politik nüfuz oluşturmak istediği düşünülmektedir. OBOR’un başarılı olması durumunda Çinli şirketlerin önü dünya çapında açılacak, üçüncü ülkelerde nükleer santral ve yüksek teknoloji gerektiren yatırımlar yaparak yüksek ihraç kalemleri oluşturacak ve kendi para birimi olan Yuan’ın dolaşımda daha fazla rol almasını sağlamış olacaktır (118).

Çin’in Arktik Politikası ve Yeni Enerji Arayışları

Küresel ısınmayla beraber buzulların erimesiyle Arktik Bölgesi zamanla “Beyaz Arktik’ten”, “Mavi Arktik’e” dönmektedir. Yine de tam anlamıyla yeni geçiş güzergahları oluşturacak ve diğer dünya bölgelerinde bulunan rotalara rakip olacak konuma gelmesi için hatırı sayılır bir süre vardır. Çünkü buzulların çoğu her ne kadar artık “genç” olsa da hala daha buz kıranlara ihtiyaç duyulduğu ve konteyner gemilerinin zorlandığı bilinmektedir. Buzullar eriyince Arktik’in ortasından geçecek olan bir güzergah vardır: Trans Polar Route. Bu rota Çin’in, Japonya’nın ve Güney Kore’nin bulunduğu bölgeye kestirme bir yol olmasından dolayı oldukça önem arz etmektedir. Klasik yollardan gidildiğinde, yani güneyden Hint Okyanusu, Babülmendep, Süveyş Kanalı, Akdeniz ve Avrupa çizgisi izlendiğinde buradaki uzunluğun 11.200 deniz mili olduğu görülür ancak bu sayı Kuzey Deniz Yolu’nda 6500 deniz milidir (119).

2018’de yayınlanan Beyaz Kitap’ta Çin, Arktik politikasını içeren bir belge oluşturmuştur. Bu belgeye göre kendisini böyle bir tanımlama yokken “Arktik’e yakın devlet (near Arctic state)”120 şeklinde tanımlamıştır. Bölgesel sorumlu güç kavramını buzul politikaları için de kullanmış ve yalnızca ekonomik amaçlı hareket etmeyeceğini belirtmiştir (121). Doğu Akdeniz’de de inceleme yapmış olan Amerikan Jeolojik Araştırma Kurulu 2008 yılında, büyük bir bölümü Rusya sahillerinde bulunan, Grönland, Kanada açıklarında petrol ve doğalgaz bulunma ihtimalinin %50 ile %100 arasında olduğu söylemiştir. Bu ise 90 milyar varil (bir varilde 159 litre petrol) olduğu düşünülen bu coğrafyada tüm dünyadaki keşfedilmemiş varilin %13’ü var anlamına gelmektedir. Doğalgaz oranı da %30 olarak tespit edilmiştir ve bu oran 47 trilyon metreküp kaynak demektir. 2018 senesinde dünyanın en büyük ihracatçısı konumunda bulunan ve 2020’de petrol açısından %75 oranında dışa bağımlı olan Çin, 1990’larla birlikte enerji birliktelik hususlarında ikili ve çoklu görüşmelere başlamıştır. 2009’da Moskova merkezli Rosneft ile Tokyo merkezli SNCP, 300 milyon tonluk petrol için, 25 milyar dolarlık bir anlaşma yapmıştır.

2013’te ise Rosneft ve Sinopec arasında 2014’ten itibaren on sene süresince, 100 milyon tonluk petrol ihracatına yönelik bir mutabakat anlaşması da imzalanmıştır. Görüldüğü üzere Rosneft’in Çin’e olan ihracatı iki katı artmaktadır. Bu gelişmeler ışığında yaşanan Çin-Rus iş birliği ABD’yi de rahatsız etmektedir. 2015’te ABD’nin yeni bir deniz politikası ve NATO’nun doğuya doğru genişleme düşüncesi bulunmaktaydı. 2014’te Rusya’nın Kırım’ı işgali düşünüldüğünde politikaların tedbir ve cevap içeren adımlar olduğu düşünülebilir. Bununla beraber Temmuz 2015’te Rusya Arktik doktrinini revize ederek Arktik ve Kırım’da Rus donanmasının varlığının artırılması ve nükleer buz kıran gemi filosunun genişletilmesi kararını almıştır. (Dünyada başka nükleer buz kırana sahip devlet bulunmamaktadır) (122) Çinli yetkililer, sularının açık deniz ve uluslararası su bağlamında kabul edildiği, seyir serbestisinin olduğu Arktik’te doğal kaynak arama ve çevresel araştırma şansı elde etmede herkesin yararlanma hakkı olduğunu savunmaktadırlar.

Çin’in Arktik’te faaliyetlerini artırması Kanada ile olan ikili ilişkileri de geliştirecek ve karşılıklı yatırımlar yapılabilecektir. Dünyanın yapı kategorisinde en büyük kar kıran gemisi olan Kar Ejderhası beş kez Arktik’ten geçmiştir ve Kuzey Deniz Güzergahı denilen Rusya’nın sahillerinden, ilerleyerek buzullara dair birçok veri elde etmiştir. Artı olarak Ruslar’ın iki yıl öncesinde inşa ettiği, Yamal bölgesinde (Yamal LNG -1) yer alan LNG (gemiyle taşınan tek doğalgaz tipi) tesislerinde Çin’in ve Fransa’nın da ortaklığı bulunmaktadır, buradan çıkarılan doğalgaz Asya ve Avrupa’ya gemilerle gönderilmeye başlanmıştır (123).

Çin’in Enerji Güvenliği ve Bölgesel Sorunlarında Afrika Politikaları

Çin, kalkınmasıyla berber artan ihtiyacını karşılamak adına enerji ve doğal kaynak arama yolunda çabalarına devam etmektedir. Afrika’ya da ilgisi genel olarak bu minvaldedir. 90’lı yıllarla başlayan yüzde 10 üzeri büyüme oranları ve küresel çapta büyüme kapasitesiyle beraber enerji ihtiyacını karşıladığı kaynak ülkeleri çeşitlendirmesi gerekmekteydi. Dünyadaki petrol rezervlerinin %8’ine sahip Afrika kıtası gelişmekte olan ülkeleriyle Çin için hem kamusal hem de özel sektör tarafından petrol yatırımlarını işletebileceği bir alan olmuştur. Bölgedeki tedarikçi ülkelerin başında ise Sudan, Angola, Cezayir, Gabon ve Çad gelmektedir (124).

Çin’in yürüttüğü bu petrol merkezli diplomasi hamleleri beraberinde BM nezdinde Afrika ülkelerini de desteklemiştir. Örnek vermek gerekirse Sudan rejimi ile Darfur sorunu konusunda Çin BM’de Sudan’ı destekleyici bir politika uygulamıştır (125). Afrika’da bir başka konu ise Tayvan üzerinden yürümüştür. Tayvan ile yaşanan diplomatik sorunlar Afrika’ya da yansımıştır. Bölgede ticari ortaklıklarının güçlü olduğu ülkelerce Tayvan’ın ötekileştirilmesi diplomatik hedeflerinin başında gelmektedir. Çin, Tayvan ile yaşadığı BM üyelik gerginliğini özellikle Afrika’da iyi ilişkiler içerisinde olduğu ülkelerin de oylarıyla kendi lehinde çözmek istemiştir. Her fırsatta kıta ülkelerini Tayvan’ı tanımama konusunda ve kendilerini desteklemesi için cesaretlendirmiştir. Günümüzde 53 Afrika ülkesinin 46’sı Tayvan hususunda Çin hükümetini desteklemektedir (126).

Öte yandan Güney Çin denizinde yaşanan bölgesel ihtilaf konusunda da olası bir BM sürecinde yine Afrika ülkelerinin desteğini almak istemektedir. Dünya ticaretinin çok büyük bir kısmının içinde olduğu bu bölgenin ticaret hacmine ek olarak zengin petrol rezervleri de Çin için bu konunun ne denli önemli olduğunu açıklamaktadır (127). Çin’in Cibuti’de İpek yolu rotasındaki ticari gemilerini korsan tehdidine karşı korumak için kurduğu askeri üs ise kıtadaki en büyük güvenlik yatırımıdır. Çin’den çıkış yaparak bu bölgeden geçen ihracat gemilerinin günlük taşıdığı ürünlerin 1 milyar dolar civarı düşünüldüğünde açılan bu askeri üssün Çin ve bölge için ne denli stratejik bir yatırım olduğu ve nasıl kazançlar sağlayacağı ilerleyen günlerde daha iyi anlaşılacaktır (128).

Afrika’daki Çin nüfuzu pek çok alanda kendini gösterse de ilişkilerin merkezinde her zaman ekonomi vardır. Çin-Afrika İş Birliği Forumu (FOCAC) ve bu forumun yayınladığı “Pekin Deklarasyonu 2000” benzeri kararlar ve ikili ilişkileri güçlendirici çalışmalar Çin’in bölgedeki hedeflerini sağlamlaştırma ve sürdürme politikasını yansıtmaktadır. Çin ile Afrika’nın her geçen gün artan ticaret hacmi pek çok farklı sektörde yeni yatırımları da beraberinde getirmektedir. Kıta’nın 70’lerdeki en büyük Asyalı tedarikçisi Japonya ve ardından Güney Kore iken yalnızca 10 yıl sonra Çin bir alternatif olarak aralarına girmiştir (129). 1997 yılında 5.7 milyar dolar olan ticari hacim 2015 yılında 300 milyar dolara yaklaşarak diğer Asya ülkelerini geride bırakmıştır (130).

SONUÇ

Uluslararası İlişkiler disiplininin ana konularından biri de gerek bulunduğu bölge gerek gelişim kapasitesinin göstediği ivme açısından Çin Halk Cumhuriyeti olmaktadır. Yakın zamanda çoğunlukla Batı kültür ve politikalarıyla şekillenmiş olan dünyada Asya merkezli bir gücün büyümesi ve yarattığı etkiler dikkate ve çalışmaya değerdir. Böyle bir gücü nükleer kapasitesi, bu kapasitenin kullanımı ve neden kullandığına dair aranan yanıtlar bölgesel ve küresel çalışmalara kaynaklık edebilir. Çin Halk Cumhuriyeti Mao döneminde genel olarak nükleerde ve diğer hususlarda lider eksenli ve ideolojik tabanlı politikalar izlemiştir. Onun Batılı devletlere bakış açısı nükleer güç kullanımının gerekliliği konusunda da etkili olmuştur. Bunun yanında değişen bölgesel ve uluslararası çaplı olay ve durumların etkisiyle nükleerden uzak durma stratejisi evrilmiştir. Nükleer stratejilerinin eklemlendiği ve şekillendiği en önemli boyutlardan birisi de askeri doktrin ve modernleşme süreçleridir. Xiaoping’den sonra Mao tarzı korumacı ve Batı’yı “öteki” olarak görme politikasından, onlarla iş birliği yapılmasına ve ekonomide dışa açılmasına dayanan hamleler ön plana çıkmıştır.

Soğuk Savaş sonrası nükleer silahlanmaya dair politikaları genel olarak yayınladığı Beyaz Kitaplar çerçevesinde çizilmiştir. Bu bağlamda Çin’in karşı taraf bulunmadıkça ilk olarak nükleer silah tehdidinde bulunacak olan aktör olmayacağını ancak bu silahların caydırıcılıkta, ulusal ve bölgesel güvenlik için önemli olduğunu vurgulamıştır. Artı olarak nükleer silahlarının özellikleri arasında onların mobil ve yeterli sayıda olmasının korunmaları ve stratejik kullanımları açısından faydalı olacağını savunmuşlardır. Kıtalararası Balistik Füzelerle düşmanın stratejik hedeflerinin menzile dahili, uzaydan korunma sistemleri, ikinci vuruş kabiliyetinde kilit nokta olan denizaltından atılabilen balistik füzeleri ve bombardıman ekipmanları ile bunları ordunun modernizasyonuna eklemek savunma yönteminin genel özeti olarak verilebilir.

Asya Pasifik bölgesinin silahlanması ve güvenlik artırıcı önlemler almasında Çin’in kendi politikalarının ve diğer bölge güçleriyle etkileşimlerinin rolü oldukça büyüktür. Özellikle Güney ve Doğu Çin Denizi sorunlarında hala daha dünyanın en büyük gücü sayılan ABD ve bölgede güçlü olan Japonya ile yaşadığıı sorunlar, onun ana tehdit algılamalarından olmuştur. Bununla beraber Doğu’sunda ayrılıkçı hareketler olarak güvenlikleştirdiği; Tayvan ve Vietnam ile yaşadığı sorunları; alt kıtada Hindistan ile olan güç mücadelesi gibi durumlar da Çin için savunma kapasitesinin artırımında etkili olmaktadır. Sonuç olarak bölge ülkelerinin, ABD’nin ve kendisinin nükleerleşme sürecinde, oluşturulan politikaların önemi yadsınamaz durumdadır.

Çin’in dış politikasını ve güvenlik stratejilerini şekillendiren en önemli hususlardan biri de enerjiye olan ihtiyacıdır. Bu minvalde ABD’nin direkt ya da dolaylı olarak kontrol ettiği yollara alternatif aramaktadır. Bir Kuşak Bir Yol Projesi’yle ana amaç karadan ve denizden yürütülecek olan İpek Yolu devletleriyle karşılıklı ilişkileri genişletmek ve derinleştirmektir. Böylece bu devletlerle ekonomik olarak gelişecek olan iş birlikleri zamanla daha da kapsamlı hale gelecek ve kültürel yayılım da başlayacaktır. Çin’in bu projesini gizli hegemon olma yönünde bir tercih olarak yorumlayanlar varken çoğunlukla enerji ihtiyacı sağlamak ve Malakka Boğazı’na alternatif güzergahlar oluşturmak istemesi üzerinden açıklayanlar da bulunmaktadır. OBOR’un en önemli amaçlarından biri de hiç şüphesi Orta Asya petrollerine erişimin sağlanması düşüncesidir.

Hızlı bir üretim kapasitesi ivmesine sahip olduğundan enerjiye olan ihtiyacını İnci Dizisi Stratejileri ile Hürmüz Boğazı’na ve Doğu Afrika’ya yakın olmak amacında yürüten Çin aynı zamanda yeni enerji kaynakları ve taşımacılık yolları sunan Arktik Bölgesi’ne de ilgisini yöneltmiş, Ruslarla ortak çalışmalar yürütmüştür. Enerji ihtiyacını karşılamak ve bölgesel güvenlik sorunlarında Birleşmiş Milletler’in desteğini alabilmek adına Afrika politikalarını yürüttüğü de bilinmektedir. Tüm bunların yanında askeri kapasite ve modernizasyonunu artırırken bir yandan da “sorumlu büyük güç” çerçevesinde siyaset yürütmekte, karbon salınımını azaltmak adına yenilenebilir enerji kullanma yoluna gitmektedir.

Sonuç olarak Çin nükleer ve askeri kapasitesini geliştirse bile ileriki senelerde de hala daha ABD’nin ciddi anlamda gerisinde kalacağı haliyle şuan için dünyada yaşanacak olan bir güç geçişinden söz etmek mümkün değildir. Ancak öte yandan ekonomik iş birlikleri çerçevesinde dünyadaki çeşitli bölge ülkelerini kara ve deniz yollarıyla kendisine eklemlemesi ve barışçıl yükselme, kalkınma politikaları uygular gibi görünmesinin yanında hatırı sayılır oranlarda ordu ve silah geliştirmesi, modernizasyonu yaptığı göz önüne alındığında her gücün büyüdükçe hegemon olma isteğinde olabileceği iddiaları güçlenmektedir. Gelecek günlerde Çin’in stratejilerinin iki ayağı olacağı tahmin edilebilir: Karaya doğru ekonomik ve iş birlikleri yoluyla ilişkiler kurmak ve genişlemek; bölgesel ve ulusal güvenliği için deniz hakimiyeti ve güvenliği ekseninde savunma kapasitesi ve modernizasyonunu güçlendirmek.

Çin’in özellikle donanma minvalinde kendini daha çok geliştireceği ve denizaltılarla caydırıcılık elde ederken ikinci vuruş kapasitesini artırabileceği söylenebilir. Zira hem bölge ülkeleriyle yaşadığı çoğu büyük sorunun Asya Pasifik denizlerinde yaşanması hem de dünya üzerinde savunma harcamalarına bu denli yatırım yapan bir ABD’yle Çin Denizleri’nde donanmalarla karşı karşıya gelmek güvenliğinin sağlanması açısından oldukça önemlidir. Ancak her ihtimal için de çok daha uzun yıllar nükleer silah kullanımının tehdidi taraflar için olası görülmemektedir. Çünkü her iki taraf da birbirine dayanılmaz kayıp ve acı verebileceğinin farkındadır, bu nedenle Çin’in sınırlı caydırıcılık ilkesiyle hareket ettiği tezi doğru olarak Kabul edilebilir. Öte yandan enerji ihtiyacını karşılayamadığı bir durumda bu iki ayağın ağır darbe alacağı da öngörülebilir bu sebeple hem nükleer enerji kapasite yeteneğini artırmak hem de alternatif enerji kaynakları bulma konusunda yürüttüğü Arktik ve Afrika politikaları önemlidir.

2. Turkau, “Asya Pasifik Neresi? Asya Pasifik Ülkeleri Hangileridir?,” https://turkau.com/asya-pasifik-bolgesi/ [Erişim Tarihi: 30.01.2021].

3. Çin Halk Cumhuriyeti, https://www.akademikcografya.com/cin-halk-cumhuriyeti-cografyasi [Erişim Tarihi: 02.02.2021].

4. Çiğdem Pekar, “Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması Çerçevesinde Nükleer Teknolojinin “İki Yüzlü” Yapısı,” Yönetim Bilimleri Dergisi C.15 N.29 (2016): 321.

5. Hakan Mehmetçik, “21.yy İçin Caydırıcılık: Teori ve Pratikte Neler Değişti?,” Güvenlik Stratejileri S.22 (2011): 33-34.

6. Emre Erdemir, “Çin’in Yükselişi: Dış Yardımın Politik Teorisi,” https://daktilo1984.com/forum/cinin-yukselisi-dis-yardimin-politik-teorisi/ (2020) [Erişim Tarihi: 30.01.2021].

7. Uluslararası Politika Akademisi, “John Mearsheimer’a Göre Çin Barışçıl Olarak Yükselebilir Mi?,” http://politikaakademisi.org/2016/11/11/john-mearsheimera-gore-cin-bariscil-olarak-yukselebilir-mi/ (2016) [Erişim Tarihi: 30.01.2021].

8. Barry Buzan, Rizvi Gowher, “South Asian Insecurity and the Great Powers”, (London, Macmillan, 1986), ayrıca bknz: Barry Buzan and Ole Waever, “Regions and Powers”, (Cambridge, Cambridge University Press, 2003): 46.

9. Uluslararası Politika Akademisi, “John Mearsheimer’a Göre Çin Barışçıl Olarak Yükselebilir Mi?,” http://politikaakademisi.org/2016/11/11/john-mearsheimera-gore-cin-bariscil-olarak-yukselebilir-mi/ (2016) [Erişim Tarihi: 30.01.2021].

10. Çin Halk Cumhuriyeti’nden bu makalede “Çin” şeklinde bahsedilecektir.

11. Alastair Iain Johnston, “CHINA’S NEW OLD THINKING THE CONCEPT OF LIMITED DETERRENCE”, International Security C.20 (1995-1996): 23-31.

12. MLM Revolutionary Study Group in the U.S., “Chinese Foreign Policy during the Maoist Era and its Lessons for Today” (2007): 4, http://www.marxists.org/history/erol/ncm5/cpc-policy.pdf.

13. Caner Çakı, Mehmet Ali Gazi, Mustafa Karaca “KORE SAVAŞI EKSENINDE ABD-ÇIN ILIŞKILERININ ÇIN PROPAGANDA POSTERLERI ÜZERINDEN ANALIZI”, Manas Sosyal Araştırmalar Dergisi C.9 S.2 (2020): 1143.

14. William R. Harris, “CHINESE NUCLEAR DOCTRINE THE DECADE PRIOR TO WEAPONS DEVELOPMENT (1945-1955)”, The China Quarterly No. 21 (1965): 88.

15. Mingquan Zhu, “THE EVOLUTION OF CHINA’S NUCLEAR NONPROLIFERATION POLICY”, The Nonproliferation Review C. 4 No.2 (1997): 40.

16. a.g.m., 41.

17. Savita Pande, “CHINESE NUCLEAR DOCTRINE”, Strategic Analysis C.23 No.23 (2000): 2020.

18. Çakı, Gazi, Karaca, a.g.m., 1144.

19. Japonya ve Rusya arasında geçen savaştan galip çıkan Japonya, 1910 yılında Kore’yi ülke sınırlarına dahil etmiştir. 1945 sonrası Japonya’nın teslimi ile ABD ve SSCB, Kore üzerinde çatışmışlardır. Kendilerine bağlı ve yerli hükümetler kurduktan sonra da 1948-1949 yıllarında ordularını çekip 38. Enlemi sınır yapmışlardır. Bknz; Oral Sander, Siyasi Tarih, (Ankara, İmge Kitabevi, 2014): 275.

20. a.g.m., 1144.

21. William Stueck, The Korean War, (Princeton University Press, 1997), 149.

22. Sander, a.g.e., 279.

23. a.g.e., 280.

24. a.g.e., 281.

25. Stueck, a.g.e., 153.

26. Çakı, Gazi, Karaca, a.g.m., 1145.

27. Mustafa Kibaroğlu, “KUZEY KORE’NIN NÜKLEER SILAH PROGRAMI: SEBEPLER VE SONUÇLAR”, Uluslararası İlişkiler C.1 S.1 (2004): 157.

28. Johnston, a.g.m., 8-16. çev. Samet Yılmaz, “ÇİN’İN NÜKLEER ASKERİ STRATEJİSİ VE ULUSAL GÜVENLİĞİ”, İGÜSBD S.1 C.3 (2016): 155.

29. a.g.m., 159.

30. Alice Langley Hsieh, “CHINA’S NUCLEAR-MISSILE PROGRAMME REGIONAL OR INTERCONTINENTAL”, The China Quarterly No.45 (1971): 85.

31. Robert J. McMahon, The Cold War A Very Short Introduction, (New York, The Oxford University Press, 2003): 111-114.

32. Makalenin ilerleyen kısımlarında detaylıca açıklanacaktır.

33. Lorenz M. Lüthi, The SinoSoviet Split: Cold War in the Communist World, (New Jersey, Princeton University Press, 2008): 46-245.

34. Yılmaz, a.g.m., 160.

35. file:///C:/Users/admin/Downloads/Radyoekoloji%208.ders.pdf.

36. Yılmaz, a.g.m., 160.

37. Çin Halk Cumhuriyeti Ankara Büyükelçiliği, “Çin “barış içinde bir arada yaşama” ilkelerinin koruyucusu” http://tr.china-embassy.org/tur/xwdt/t1160296.htm.

38. Ümit Alperen, “ÇIN’IN İRAN NÜKLEER POLITIKASI: ULUSAL ÇIKAR VE “SORUMLU BÜYÜK GÜÇ” ARASINDA DENGE”, İran Çalışmaları Dergı̇si C. 2 S. 2, (2019): 11-35. DOI: 10.33201/iranian.510584 https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/657481.

39. a.g.m., 11-35.

40. Hsieh, a.g.m, 87.

41. Yılmaz, a.g.m., 161.

42. a.g.m., 162.

43. Pande, a.g.m., 2016.

44. Çin Halk Cumhuriyeti’nin askeri gücü, dünyanın en büyük ordusu. Bknz: https://tr.wikipedia.org/wiki/%C3%87in_Halk_Kurtulu%C5%9F_Ordusu.

45. Richard D. Fisher Jr., “China’s Military Modernization Building for Regional and Global Reach” (New York, Praeger Security International, 2008): 69.

46. Sami Yıldırım, Uluslararası İlişkilerde Asya, Kuşak Yol’un Jeo-Ekonomisi ve Güvenliği, (Ankara: Nobel Yayınları, 2018): 97-98.

47. Sander, a.g.e., 368-369.

48. Mustafa Bağ, “Binlerce Öğrencinin Hayatını Kaybettiği Tiananmen Katliamında Neler Yaşandı?” (2020) https://tr.euronews.com/2020/06/03/binlerce-ogrencinin-hayatini-kaybettigi-tiananmen-katliami-neden-yasandi-cin-komunist [08.02.2021].

49. Fravel M. Taylor, Evan S. Medeiros, “China’s Search for Assured Retaliation: The Evolution of Chinese Nuclear Strategy and Force Structure” International Security, C. 35 No. 2 (2011): 51.

50. a.g.m., 52.

51. a.g.m., 65.

52. Johnston, a.g.m., 22.

53. Hongxun Hua, “China’s Strategic Missile Programs Limited Aims Not “Limited Deterrence,” The Nonproliferation Review, (1998): 61.

54. a.g.m., s. 62.

55. a.g.m., s. 63.

56. Yılmaz, a.g.m., 165.

57. “Arms Control and Disarmament”, China’s National Defense in 1998, http://www.china.org.cn/e-white/5/5.5.htm#1 [Erişim Tarihi: 25.01.2021].

58. “National Defense Policy”, China’s National Defense in 2000, http://www.china.org.cn/e-white/2000/20-3.htm [Erişim Tarihi: 25.01.2021].

59. Yılmaz, a.g.m., 166.

60. a.g.m., 166.

61. Michael S. Chase, “Chinese Theater and Strategic Missile Force Modernization and Its Implications”, The Journal of Strategic Studies, C.32 No.1 (2009): 95.

62. Yılmaz, a.g.m., 167.

63. a.g.m., 167.

64. “White Paper Outlines China’s “Active Defense” Strategy”, People’s Daily, http://en.people.cn/n/2015/0526/c90786-8898060.html [Erişim Tarihi: 25.01.2021].

65. Yılmaz, a.g.m., 168.

66. a.g.m., 168.

67. “CTBT Treaty Text”, http://www.ctbto.org/the-treaty/treaty-text/ [09.02.2021].

68. Nuclear Testing Chronology”, http://www.atomicarchive.com /Almanac/TestingChronology.shtml [06.02.2021].

69. Wu Riqiang, “CERTAINTY OF UNCERTAINTY NUCLEAR STRATEGY WITH CHINESE CHARACTERISTICS”, Journal of Strategic Studies, C. 36, No. 4 (2013): 581.

70. Thomas J. Christensen, “The Meaning of the Nuclear Evolution China’s Strategic Modernization and US-China”, Journal of Strategic Studies, C. 35, No. 4 (2012): 448.

71. Yılmaz, a.g.m., 170.

72. Christensen, a.g.m., 477.

73. Riqiang, a.g.m., 594.

74. Christensen, a.g.m., 458.

75. Jeffrey G. Lewis, “CHINESE NUCLEAR POSTURE AND FORCE MODERNIZATION,” The Nonproliferation Review, C.16, No.2 (2009): 202.

76. Lewis, a.g.m., 203. Riqiang, a.g.m., 598.

77. Yılmaz, a.g.m., 171.

78. “Annual Report to Congress: Military and Security Developments Involving the People’s Republic of China 2014”, Department of Defence, http://www.defense.gov/ pubs/2014_DoD_China_Report.pdf, 86 [Erişim Tarihi: 01.02.2021].

79. Yılmaz, a.g.m., 172.

80. Pande, a.g.m., 2024.

81. a.g.m., 2024.

82. “Annual Report to Congress: Military and Security Developments Involving the People’s Republic of China 2013”, Department of Defence, http://www.defense.gov/ pubs/2013_china_report_final.pdf, 33 [Erişim Tarihi: 01.02.2021].

83. Yılmaz, a.g.m., 172.

84. Lewis, a.g.m., 198.

85. Yılmaz, a.g.m., 173.

86. a.g.m., 173.

87. a.g.m., 173.

88. Nuclear Power in China, https://www.world-nuclear.org/information-library/country-profiles/countries-a-f/china-nuclear-power.aspx#:~:text=China%27s%20nuclear%20generation%20was%2018,total%20generation%20was%207.2%20PWh.&text=At%20the%20end%20of%202019%20fossil%20fuelled%20capacity%20(mostly%20coal,and%20solar%20PV%20205%20GWe. (2021) [Erişim Tarihi: 05.02.2021].

89. Matt McGrath, “İklim Değişikliği: Çin’den 2060’a kadar “karbon nötr” olma sözü”, https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-54262935 (2020) [Erişim Tarihi: 04.01.2021].

90. Hans M. Kristensen & Matt Korda, “CHINESE NUCLEAR FORCES, 2020, BULLETIN OF THE ATOMIC SCIENTISTS,” (2020) DOI: 10.1080/00963402.2020.1846432 https://thebulletin.org/premium/2020-12/nuclear-notebook-chinese-nuclear-forces-2020/ [Erişim Tarihi: 15.01.2021].

91. Hans M. Kristensen & Matt Korda, “CHINESE NUCLEAR FORCES, 2020, BULLETIN OF THE ATOMIC SCIENTISTS,” (2020) DOI: 10.1080/00963402.2020.1846432 https://thebulletin.org/premium/2020-12/nuclear-notebook-chinese-nuclear-forces-2020/ [Erişim Tarihi: 15.01.2021].

92. “Does China Have an Effective Sea-Based Nuclear Deterrent?” https://chinapower.csis.org/ssbn/#:~:text=A%20recent%20Office%20of%20Naval,China%27s%20first%20credible%2C%20sea-based [Erişim Tarihi: 16.01.2021].

93. a.g.m., 173.

94. Yıldırım, a.g.e., 118.

95. Ticari, kültürel, eğitim, teknik, sosyal ve diğer alanlarda iş birliği, adalet, hukuk ve BM ilkelerine uyumlu olarak bölgede barışın sağlanması amacıyla 1967’de kurulan Cakarta merkezli örgüt. Bknz: http://www.mfa.gov.tr/guneydogu-asya-ulkeleri-birligi.tr.mfa. [Erişim Tarihi: 07.02.2021].

96. Yıldırım, a.g.e., 119.

97. Söz konusu takımadalar Tayvan’da Diaoyutai, Japonya’da Senkaku ve Çin’de Diaoyü şeklinde adlandırılmaktadır. Bknz: a.g.e., 119.

98. a.g.e., 119-120.

99. a.g.e., 124-129.

100. a.g.e., 134.

101. http://www.parssplus.net [Erişim Tarihi: 09.02.2021].

102. Bahadır Pehlivantürk, Japonya-Çin İlişkiler: Tarihin Gölgesinde Rekabet ve Hegemonya, Japon Dış Politikası-Sistemik ve Bölgesel Aktörlerle İlişkiler (Ankara: Nobel Yayıncılık, 2013).

103. Yıldırım, a.g.e., 141.

104. Pehlivantürk, a.g.e.

105. Tahashi Igarashi, “PEACE-MAKİNG AND PARTY POLİTİCS: THE FORMATİON OF THE FOREİGN POLİCY SYSTEM İN POSTWAR JAPAN,” Journal of Japanese Studies S.11 No.2 (1985): 323-356.

106. Yıldırım, a.g.e., 146.

107. a.g.e., 145.

108. a.g.e., 133.

109. a.g.e., 145-146.

110. Figen Aydın, “Çin, Gwadar Limanı ve Hindistan’ın Tehdit Algısı” https://www.tasav.org/index.php/cin-gwadar-limani-ve-hindistan-in-tehdit-algisi.html (2020) [Erişim Tarihi: 05.02.2021].

111. Figen Aydın, “Çin, Gwadar Limanı ve Hindistan’ın Tehdit Algısı” https://www.tasav.org/index.php/cin-gwadar-limani-ve-hindistan-in-tehdit-algisi.html (2020) [Erişim Tarihi: 05.02.2021].

112. Nuclear Power Reactors in The World, International Atomic Energy Agency (IAEA), Reference Data Series No.2 (2020).

113. https://www.hurriyet.com.tr/dunya/pakistan-ghaznavi-fuze-denemesinin-basariyla-yapildigini-duyurdu-41426955 (2020) [Erişim Tarihi: 30.01.2021].

114. Yılmaz, a.g.m., 174-175.

115. Yıldırım, a.g.e., 90-92.

116. a.g.e., 92.

117. a.g.e., 95.

118. a.g.e., 94.

119. Barbaros Büyüksağnak, “Arktik ve Küresel Isınma Röportajı”, Bahçeşehir Üniversitesi Denizcilik ve Stratejik Araştırmalar Merkezi (2020) https://baudegs.com/arktik-ve-kuresel-isinma-roportaji/ [09.02.2021].

120. Ayrıntılı Arktik haritası ve Çin’e olan yakınlığı için Ek 2’ye bakınız.

121. Barbaros Büyüksağnak, “Arktik ve Küresel Isınma Röportajı”, Bahçeşehir Üniversitesi Denizcilik ve Stratejik Araştırmalar Merkezi (2020) https://baudegs.com/arktik-ve-kuresel-isinma-roportaji/.

122. Barbaros Büyüksağnak, “Arktik ve Küresel Isınma Röportajı”, Bahçeşehir Üniversitesi Denizcilik ve Stratejik Araştırmalar Merkezi (2020) https://baudegs.com/arktik-ve-kuresel-isinma-roportaji/.

123. Barbaros Büyüksağnak, “Arktik ve Küresel Isınma Röportajı”, Bahçeşehir Üniversitesi Denizcilik ve Stratejik Araştırmalar Merkezi (2020) https://baudegs.com/arktik-ve-kuresel-isinma-roportaji/.

124. Khaled Hanafi Ali, “GLOBAL COMPANIES: THE GAME OF RESOURCE CONFLICT IN AFRICA”, International Politics, S.43 No.169 (2007): 91-93.

125. Oğuzhan Dağlı, Afrika’da Çin’in Yükselişi ve Stratejik Hedefleri (2018) https://www.aa.com.tr/tr/analiz-haber/afrikada-cin-in-yukselisi-ve-stratejik-hedefleri/1240987 [Erişim Tarihi: 20.01.2021].

126. Joshua Eisenman, Eric Henginbotham, Derek Mitchell, China’s Post–Cold War Strategy in Africa: Examining Beijing’s Methods and Objectives, in China and the Developing World, (New York: M. E. Sharpe, 2008): 35–36.

127. Oğuzhan Dağlı, Afrika’da Çin’in Yükselişi ve Stratejik Hedefleri (2018) https://www.aa.com.tr/tr/analiz-haber/afrikada-cin-in-yukselisi-ve-stratejik-hedefleri/1240987 [Erişim Tarihi: 20.01.2021].

128. Andrew Jacobs and Jane Perlezfeb, “U.S. Wary of Its New Neighbor in Djibouti: A Chinese Naval Base” (2017) https://www.nytimes.com/2017/02/25/world/africa/us-djibouti-chinese-naval-base.html [Erişim Tarihi: 21.01.2021].

129. Lloyd Thrall, China’s Expanding African Relations: Implications for U.S. National Security, (California: National Defense Research Institute (RAND), 2015): 21-30.

130. Oğuzhan Dağlı, Afrika’da Çin’in Yükselişi ve Stratejik Hedefleri (2018) https://www.aa.com.tr/tr/analiz-haber/afrikada-cin-in-yukselisi-ve-stratejik-hedefleri/1240987 [Erişim Tarihi: 20.01.2021].

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.